Çeviri faaliyetinin uzun tarihi boyunca çevirmenler, zanaatlarını açıklamak için çizelgelere ya da karmaşık formüllere nadiren başvurmuş; bunun yerine çoğu zaman su imgesine yönelmişlerdir. Sözcükleri bir dilden diğerine taşıma görevine girişildiğinde (Latince translatio, “karşıya taşıma, aktarma” anlamına gelir), su âdeta davetsizce belirir. Çeviri kayar, girdaplar çizer, taşar; zihni sınırlamaktan çok hareketi hayal etmeye davet eder.1 En kullanışlı jargonumuz bile su imgesiyle örülüdür. “Kaynak” metinden söz ederiz; gizli bir yayladan fışkıran memba gibi. “Hedef” metni ise akışın yayıldığı, yavaşladığı ve daha geniş bir denize ya da okyanusa karıştığı nokta olarak düşünürüz.
Ne var ki bir metni “kaynak” olarak nitelemek, ona birincillik/özgünlük tacını giydirmek ve “sonraki” tüm versiyonları türev/yardımcı olarak konumlandırmak anlamına gelir. Çeviri kuramcıları on yıllardır bu asimetrik yakınlığın ince otoritesine karşı bizleri uyarıyor. Yine de metafor varlığını sürdürüyor; belki de doğru hissettirdiği için. Nehir metaforunun opaklığı dahi okurda o gizemli pınara—yani çoğu zaman çeviri tasavvurunun merkezinde duran “ele avuca sığmaz kaynağa”—ulaşma arzusunu kışkırtıyor. Fakat bu kaynak yabancı veya kadim dillere aşina olmayanlar için erişilemez olduğundan, nehrin tehlikeli ve öngörülemez akıntılarında onlar adına yol bulacak çevirmenlere güvenmekten başka seçenek kalmıyor.
Bu metafordan tümüyle vazgeçmek yerine, yapısını gözden geçirmenin ve hiyerarşilerini yumuşatmanın yollarını arayanlar da mevcut. Örneğin Umberto Eco, “kaynak–hedef” ikilisine önemli bir düzelti getirir. “Hedef” kelimesi yerine, nehrin bir delta ya da halice açılıp tuzlu suya karıştığı noktayı tarif eden “ağız” kelimesini kullanma fikrini ortaya koyar.2 Böylece her çevirinin, dünya edebiyatının metinlerarası halicinde yeni bir kol, suların birbirine karıştığı yeni bir akış olduğunu hatırlatır.
Rainer Guldin ise çevirinin iki sabit kıyı arasında akan nehir olarak tasavvuruna dayalı yerleşik imgenin ötesine geçmeyi önerir. Bunun yerine dikkatimizi daha akışkan ve belirsiz coğrafyalara; denizlere ve boğazlara çevirir. Boğaz, bir nehir kadar net çizgiler taşımaz; değişken, riskli ve sürekli hareket hâlindeki bir eşik mekânıdır. Bu bakış açısına göre çeviri, basit bir geçiş değil; girdap dalgaları, çapraz akıntılar ve değişen rüzgârlar arasında yol alma biçimidir. Onu tanımlayan, varıştan ziyade suyun üstünde kalma, rotayı ayarlama ve her seferinde suları yeniden okuma edimidir.3
Öte yandan Ubaldo Stecconi, coğrafyayı geride bırakıp mekanik dalgaların fiziğine eğilir. Ona göre anlam, sabit bir birimden ziyade bir dalga gibi, bulunduğu ortamı yerinden etmeden ilerleyen salınımlar dizisi olarak yol alır. Bu bağlamda çeviri, bir aktarım değil; farklı semiyotik dalgaların (dilbilimsel, kültürel, sosyolojik, mecrasal ya da materyal) çarpıştığı, üst üste bindiği, birbirini değiştirdiği müdahaleler ve rezonanslardır. Çevirmen de bu durumda bir ulak değil; hareket hâlindeki dalga örüntülerine kulak verip gürültünün içinden onlara yön veren bir orkestra şefidir.4
Ne kadar berrak olursa olsun, her metafor bir uyarı barındırır. Nehirler yön değiştirebilir, setlerle çevrilebilir ya da kuraklıkta kaybolabilir. Dalgalar çarpışıp sessizliğe gömülebilir. Deltalar tatlı suyun denize ulaşamayacağı kadar alüvyonla dolup tıkanabilir. Yine de, tüm bu imgeler bir arada düşünüldüğünde ortak bir fikre işaret eder: Çeviri asla yerinde durmaz. Aksine, kendi güzergâhında durmaksızın akan su gibi yol alır, eğilip bükülür, uyum sağlar. Hem bir arayıştır hem de bir bırakış; dilin, akış kadar tortu ve dalgalar içinde de yer değiştirip dallanmasına, kıvrılıp kendi yatağını bulmasına güvenmektir.5