UNESCO tarafından desteklenen Ramsar Sözleşmesi, 1971’de İran’da kabul edildi ve sulak alanların sürdürülebilir biçimde korunmasını teşvik etmek amacıyla 1975’te yürürlüğe girdi. Sözleşmede göl, nehir, bataklık, sazlık, turbalık, vaha, haliç, delta, gelgit düzlüğü, mangrov ve kıyı alanlarını kapsayan geniş bir sulak alan tanımı kullanıldı. Sulak alanların yönetimi küresel bir meseledir ve Türkiye de 1994’ten bu yana Ramsar Sözleşmesi’nin tarafları arasındadır.
Ramsar, belirli bir ekosisteme odaklanan ilk küresel çevre sözleşmesidir. 1950’ler ve 1960’larda, Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) Project MAR1 programı gibi girişimler aracılığıyla gelişen fikirleri kurumsallaştırmıştır. (1) Sulak alanların akılcı kullanımı; (2) Ramsar alanlarının belirlenmesi; (3) uluslararası iş birliği olmak üzere, birbiriyle ilişkili üç başlık etrafında yapılandırılmıştır.
Sulak alanların akılcı kullanımı, ekolojik niteliklerinin korunmasını ifade eder. Korumayı sürdürülebilir kalkınmayla bütünleştirmenin, sulak alanları daha geniş peyzaj ve nehir havzası sistemleri içerisinde yönetmenin önemini vurgular. Güncel sosyo-ekolojik perspektiflerle örtüşen bu yaklaşım, birçok bilimsel araştırma alanı için kritik önem taşır.
Ramsar alanlarının belirlenmesi ise her bir taraf ülkenin, en az bir “Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan”ı resmen tanıyıp bu alanın etkin yönetimi ve korunmasını taahhüt etmesini gerektirir. Türkiye’nin 1994’te sözleşmeye katılımı sırasında Ramsar Listesi’ne kaydedilmiş beş alanı vardı: Kuşcenneti Millî Parkı ve Manyas Gölü, Burdur Gölü, Seyfe Gölü, Sultan Sazlığı ile Göksu Deltası. Bunlar Türkiye’de belirlenen en erken Ramsar alanlarındandır ve iç göller ile bataklıklardan kıyı deltalarına uzanan farklı sulak alan tipleri olarak, Türkiye’deki sulak alanların ekolojik çeşitliliğini görünür kılar. 2025 itibarıyla Türkiye’de farklı sulak alan ekosistemlerini kapsayan 14 tescilli Ramsar alanı bulunmaktadır.
Son olarak Ramsar, esas itibarıyla çevre odaklı olsa da, sulak alanların kültürel değerini, onlarla ilişkili geleneksel pratikleri, insan ile sulak alan arasındaki uzun erimli etkileşimleri de dikkate almaya başlamıştır. Bu da sulak alanları yalnızca “doğal” mekânlar olarak değil, tarihsel açıdan inşa edilmiş peyzajlar olarak gören bakış açılarıyla örtüşmektedir.