Katıyla sıvı, kuruyla ıslak arasındaki sürekli dönüşüm, farklı jeolojik katmanlar ve mekânsal koşullar yaratır.1 Bu yazının odağındaki sulak alanlar da, suyun kil, alüvyon ve kumla iç içe geçtiği ortamlar kurar.2 Eski Türkçe sözlüklerde bu ortamları tanımlamak için genellikle dört farklı kelime sıralanır:3 bālçīḳ, çāmur, ṭīn (Ar.), gil-gūy (Pers.).4 16. yüzyıl leksikograflarından Halîmî Çelebi’ye göre gil-gūy, koyunların hareket ederken toprağı çiğnemesiyle oluşan “kara balçık”a verilen addır.5 17. yüzyılda yaşamış bir kadı ve dönemin Hassa mimarbaşının yakın dostu olan Caʿfer Efendi, duvarları sıvamak için samanla karıştırılan balçık için “samanlı sıva balçığı” terimini; duvar örerken kullanılan balçık için “helik” kelimesini kullanır.6 Onun çağdaşı, meşhur seyyah ve vakanüvis Evliyâ Çelebi ise Sarıyer’den ve Haliç’in dibinden çıkarılan bir tür ıslak toprak olan ṭīn-i mumessek’ten bahseder. Misk gibi koktuğu söylenen bu toprak, dönemin İstanbul’undaki çömlekçiler tarafından kûze (testi) ve kâse yapımında kullanılır.7 “Kâğıthane çamuru” da o dönem rağbet gören bir diğer çamur türüdür ve top dökümünde kullanılmak üzere İstanbul’dan Avrupa’ya kaçak olarak gönderilmesi nedeniyle acı bir husumete dahi neden olmuştur.8 Üç dilli bir Osmanlıca-Arapça-Farsça lügatin yazarı olan 18. yüzyıl âlimi Esʿad Efendi daha da ileri giderek, “balçık” maddesinde elli iki kelimeye yer vermiştir.9 Bunlardan bazıları doğanın işleyişini açığa çıkarır. Örneğin zabīṭa (Tür.), havuz ya da kuyu gibi durgun bir su kütlesinin dibine çöken çamurdur; onun altındaki daha koyu, daha yoğun katman ise ṭamla. Selden sonra geriye kalan yumuşak, kuru çamur ġıryel; selin sürüklediği de ġırgen’dir. Suyun akıntısıyla taşınana türnūk denir. Yerinde kurumaya bırakılan çamur ferāṣ; kuruyup çatlayan çamur ḳula (Tür.) olarak adlandırılır.
Tüm bu terimler bir taraftan çamurun taşıdığı anlam çeşitliliğini ve zamanla değişen yerel anlayışları kayda geçirir. Diğer taraftan, daha sorunlu bir dinamiğe işaret eder: Çamuru deneyimleme ve bilme biçimlerimizi belirleyen ilişkisel imkânlar. Tıpkı yerler ve insanlar gibi, çamur da hiçbir zaman “sadece çamur” değildir. Yine de, çoğu zaman insan faaliyetlerinin edilgen bir arka planına; boşaltılacak, ıslah edilecek, temizlenecek, kontrol altına alınacak, sabitlenecek ya da dönüştürülecek bir şeye indirgenir. Bu gündelik, insan merkezli anlatılar, özgüllükten ve canlılıktan yoksun, durağan bir kavrayışı besler.
Geçtiğimiz on yıl içinde, İstanbul’dan çok uzaklarda, Brezilya’nın Minas Gerais eyaletinde, ulusötesi madencilik devleri Vale ve BHP Billiton’a ait demir cevheri madenlerinde iki büyük atık barajının patlaması, milyonlarca metreküp zehirli atığın yayılmasına neden oldu.10 İnsan hayatı ve geçim kaynakları açısından büyük kayıplara yol açan bu felaketler; cıva, arsenik, demir ve kurşun yüklü çamur dalgalarını11 Atlantik Okyanusu’na doğru sürükledi.12 Kaynakların sömürüsüne dayalı endüstrilerde çamur, günümüzün süregelen sedimantasyonu olarak kirliliğin —ve bir bakıma, bir zamanlarki biçimiyle yaşamın artık var olmadığı, hem yakın hem de uzak topluluklar için tehlikeli bir alanın ve felaket sonrası manzaranın— bir parçasıdır.13 Öyleyse, çamuru bilme biçimlerimizi radikal biçimde yeniden tahayyül etmek; büyük ölçekli kaynak sömürüsü ve zehirli akıntıların sistematik etkisine karşı koymak için tanıklıkları paylaşmak ne14 anlama gelir?
Burada dipnotlar bazen ana metni bir bağlama oturtmaya, genişletmeye ve temellendirmeye yönelik ayrıntılar sunuyor. Bazen de metne ilham veren ya da etki eden kişi, fikir ve kavramları sıraladığım yer oluyor. Her iki durumda da, her dipnot nice güzel ilişkiden birini kurmama olanak tanıyor. Beni yalnızca Max Liboiron’un çalışmalarıyla değil, başka pek çok isimle de tanıştırdığı için Merve Anıl’a teşekkür borçluyum. Konuyla ilgili paylaştığı referanslar için Merve Yücel’e; hareketli tartışmalar ve harika fikirler için okuma grubundaki herkese müteşekkirim. Yararlı geri bildirimleri ve önerileri için yayının editörü Ezgi Yurteri’ye teşekkür ederim.
Batı Ermenicesi’nde տիղմ (dighm) ve ցեխ (ts’ekh) “çamur”, կավ (gav) “kil” anlamında kullanılır. Bkz. V . H. Hagopian’ın A Dictionary, English-Armenian’da yer alan sözlük maddesi, İstanbul, 1907, ss. 108, 476. Erişim tarihi: 16.01.2026, archive.org. Yunanca’da ise λάσπη (láspi), çamurun günlük dildeki karşılığıdır.
Evliyâ, “kara balçık”ın Eyüp ile Hasköy arasındaki denizin dibinden nasıl çıkarıldığına ve hangi işlemlerden geçtiğine dair de pek çok ayrıntı verir. Anlaşılan, dalgıçlar (ġavvāṣ) Haliç’in dibinden balçığı çıkarır; ardından balçık mavnalara yüklenip tuğla ve kiremit ustalarının atölyelerine taşınırdı. Ancak bu noktada Evliyâ başka bir kelime kullanır: Yine “kara balçık” anlamında gelen ṭīn-i siyāh. A.g.e. Burada aynı çamuru mu kastettiğini, yoksa Haliç’teki çamurun farklı noktalarda değişkenlik gösterdiğini gözlemlediği için mi böyle yazdığını kestirmek güç. Ancak merak ettiğim şeylerden biri, erken modern gözlemcilerin görünüşte yekpare olan sualtı zeminine farklı özellikler kazandıran şeyin ne olduğunu nasıl değerlendirdikleridir.
Bir diğer ilham kaynağım ise antropolog Elizabeth Povinelli’nin, geç liberalizmin—kaynak sömürüsüne dayalı sermaye ile yerleşimci liberalizmin iç içe geçmiş mantığının—yaşam (bios) ile yaşam-dışı (ya da yaşamın yokluğu) (geos, meteoros) arasındaki ayrımı nasıl harekete geçirdiğini ve nasıl sorunsallaştırdığını tartıştığı çalışmaları. Ona göre bu, “hiçbir fark yaratmayan bir farktır”, çünkü tüm varoluş biçimleri, içinde (onun “animist” dediği) yaşamsal bir etki gücü ve dolayısıyla kâr yaratma potansiyeli barındırır. Her şey başka bir şeye dönüşebileceği için Povinelli, yaşam ile yaşam-dışı arasındaki ayrımı sürdürmek yerine, insan türünü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan hangi oluşumları ayakta tuttuğumuzu, hangilerini ortadan kaldırdığımızı sorgulamanın daha isabetli olacağını öne sürer. Konuya giriş niteliğinde bir kaynak için bkz. Elizabeth Povinelli, Geontologies: A Requiem to Late Liberalism, Durham: Duke University Press, 2016, ss. 1–29. Bu kitabı okumam için ısrar eden ve cömertçe bana destek olan meslektaşım antropolog Rabia Harmanşah’a özel bir teşekkür borçluyum.