Ahvârî halkıyla ilk kez, gençlik yıllarımda Altı il Dəclə-Fərat Sahillərində [Dicle-Fırat Sahillerinde Altı Yıl] adlı seyahatnamenin sayfalarını karıştırırken karşılaştım. Kitabın yazarı, bir dönem Irak’ta görev yapmış Azerbaycanlı çevirmen Gazanfer Paşayev’di. 1960 ile 1970 yılları arasında, Tharthar-Fırat Kanalı’nın inşası sırasında Sovyet hidrologlarına eşlik etmek üzere bölgede bulunmuştu. İlginçtir ki yazar, bölgedeki insanlardan Azerice’de “Göl Arapları” diye söz ediyordu.1 Yıllar sonra, İngilizce’de onlara genellikle “Bataklık Arapları” (Marsh Arabs) dendiğini fark ettim. Dilin ve adlandırma ediminin tarafsız olmadığını; aksine, coğrafya, algı ve tanımlama politikalarıyla şekillenen müphem bir çeviri eylemi olduğunu gösteren kusursuz bir örnekti bu.
Kassem Hawal’ın Al-Ahwar [Bataklık] (1976) belgeselini izlerken, Paşayev’in dünyasından sahneler gözlerimin önünde canlandı. Özellikle bir sahne aklımda yer etti ve bu yazının gidişatını sessizce belirler gibi oldu. Filmde bir grup kadın ve erkek sazlıklardaki kamışları kesip bir kâğıt fabrikasına teslim edilmek üzere demetliyordu. Suyun içinden dimdik yükselen uzun kamışlar makinelerden geçiyor; yuvarlanıp ezilerek kâğıt tabakalarına dönüşüyordu. Topladıkları kamışların, hem bembeyaz kâğıt sayfalarına hem de o sayfalara haritalar çizecek kalemlere dönüştürüleceğini bilmiyor gibiydiler. Bir zamanlar özgürce akıp giden hayatı denetim altına alan, kayda geçiren, etrafına sınırlar çizen haritalar...
Orta Doğu ve Akdeniz’de yaygın olarak bulunan kamış, tarih boyunca türlü amaca hizmet etmiştir. Geleneksel tıpta, farmakolojide, dinî ritüellerde, müzik aleti ve kayık yapımında ve başka pek çok zanaatta kullanılmış; aynı zamanda ölçüm aracı olarak işlev görmüştür. Türkçe’de kural, yasa veya düzenleme anlamına gelen “kanun” kelimesi de (İng. canon), sınırları çizmek, yasaları belirlemek, düzeni sağlamak ve dünyayı haritalamak için kullanılan bir kamış çubuğuna atıfta bulunan Yunanca kanōn’dan türemiştir. Ölçümcülerin elinde bu ölçü çubukları (İngilizce’de ruler hem cetvel hem hükümdar anlamına gelir), suyu karadan ayırır; barajlar, setler, kanallar ve denetim aygıtları için yönetim ve mühendislik faaliyetlerine alan açar. Oysa Dilip da Cunha’nın öne sürdüğü gibi, kara ile su arasındaki ayrım doğa tarafından belirlenmiş değildir; tasarımla biçimlendirilir. Bu da sulak alanlardaki değişken ve geçirgen yaşamı sabit kategorilere indirgeyen kavramsal bir icattır. Ölçümcünün yatay ve dikey çizgileri, suyu bilmenin ve onunla yaşamanın hegemonik olmayan, alternatif yollarını ortadan kaldırır.2
Mevsimsel olarak değişen su kütlelerinin şekillendirdiği bataklıklar, kamışlarla kaplı su yollarından ve batak arazilerden oluşan labirentleriyle nüfuz edilmesi güç araziler yaratır; kartografik akla meydan okur. Tam da bu yüzden Ahvârî halkı, bataklıkların içinde yol bulma ve yaşama becerilerini nesilden nesile sözlü olarak aktarılan, bedenselleşmiş3 bilgiler aracılığıyla erken çocukluktan itibaren edinir.4 Çevirmenler de bir metni okuma ve yeniden yazmanın bedensel deneyiminde, tıpkı bataklık sakinleri gibi, kaynak metnin ritimlerini sezmek ve yön bulmak için dokunsal becerilere yaslanır. Bedenin ve elin düşünmesine, üretmesine izin veren bir jest, bir duruş benimsemeleri gerekir. Polinezya denizcilerinin denizi okumak için ellerini akıntıya daldırması gibi, çevirmenler de bir metnin akışına5 dalarak yollarını tayin eder: Yazarın yol haritasının nerede yön değiştirdiğini, akıntıların nereye çektiğini, girdaplardan nerede kaçınmak gerektiğini ve sığ suların nerede sessizce bekliyor olabileceğini duyumsayarak.6