TR
EN
Sulak Alanlar
Su Gibi
Sümüklü Deniz Seferleri
İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası
Spekülatif Kurgular
Çizgiler
Javid Aliyev

Modern dilbilimin kurucularından Ferdinand de Saussure, dilin oluşumunda düşünce ile ses arasındaki bağlantıyı tarif ederken içgüdüsel olarak su metaforuna yönelir. Suyun üzerinde asılı duran hava gibi, düşünceyi de sesin üzerinde süzülürken hayal eder; birbirlerinden ayrı olsalar da aralarında ince, görünmez bir gerilim vardır.

Saussure’ün dil şeması

Saussure’ün meşhur diyagramında görüldüğü üzere dil, iki düzlem arasında biçimlenir: Üstte düşünce ya da bilinç düzlemi (A); altta ses düzlemi (B). Dikey noktalı çizgiler, amorf kütleler arasındaki uçurumu sessizce köprüler; kavramlarla sesler arasında ilişkiler kurar. Ağır bulutlardan bir nehre, bataklığa ya da deltaya doğru yavaşça inen yağmur damlalarını andırır.1

Daha yakından bakıldığında bu çizgiler, Paul Klee’nin eskizlerini, özellikle de The Water Cycle [Su Döngüsü] dizisini akla getirir. Aşağıdaki çizimde, Saussure’ün “yağmur damlaları” yeni doğan bir nehrin çizgilerine dönüşür. Klee’nin her birinin üzerine Almanca el yazısıyla eklediği etiketler, birikmeden (sammeln) sakin akışa (ruhiger Lauf), huzursuz akıştan (unruhiger Lauf) ağza (münden; Eco’nun formülasyonuyla2 kurulan ilginç bağlantıya dikkat edin), çizgilerin ritmini imler. Bu, bir su yolunun tasvirinden çok daha fazlasıdır. Çizgilerin nasıl bir araya gelip istikrarlı biçimde aktığının, çalkantıda nasıl yol alıp bir çıkış bulduğunun izini süren bir hareket koreografisidir. Bu da çevirinin “kaynak”tan “hedef”e uzanan kıyısal ilerleyişini yansıtır.3

Paul Klee’nin su yolu çizimi

Çizgilerin antropolojisine dair şiirsel düşünceleriyle Tim Ingold, bu fikri daha da ileri taşır. Matbaanın icadından önce yazının, boş bir sayfaya harfleri dizmekten ibaret statik bir eylem değil; sürekli hareket hâlinde, zaman içinde gerçekleştirilen bir jest olduğunu hatırlatır. Orta Çağ müstensihleri bu ritmik harekete ductus derdi; bu Latince sözcük, mürekkebin görünür izinin yanı sıra müstensihin elini yönlendiren niyet ve belleğin görünmez ritmini de taşırdı. Onlar için yazmak, dilin akışı içinde ihtimamla yaşamak, bir tür mesken tutmaktı. Baskı kültürünün gelişi, bu mahrem dinamiği bozdu ve dönüştürdü. Yazarlar artık metnin içinde yaşamıyor; ondan uzakta durup kelimeleri sayfa üzerine belirli bir şekilde yerleştiriyordu. Modern yazı, kendiliğinden bir yol izlemek yerine sabit noktaları birleştirme egzersizine dönüştü. Ductus’un doğal ritmi, yerini giderek yapılandırılmış, daha soğuk ve metodik düzenlemelere bıraktı.

Okuma da benzer bir dönüşümden geçti. Orta Çağ okurları, müstensihlerin açtığı patikaları takip eder; her satırın üzerinden gözleri, sesleri ve parmak uçlarıyla dikkatle yeniden geçerdi. Bir elyazmasının sayfaları yalnızca bilgi taşıyan düz bir yüzey değil; keşfedilip bulunacak, çok katmanlı, tecrübeye dayalı bir peyzajdı. Bugün ise okuma, yazarın sessiz adımlarını takip etmekten çok veriyi çekip çıkarma hâline dönüşmüş durumda. Modern okurlar çoğu zaman metinlere uzaktan bakıyor; içinde yavaşça ilerlemektense hızla göz atmayı tercih ediyor.

Ductus kavramı, sessiz bir akıntı gibi dilin içine işler. Bunu, suyun vadilerin üzerinden ve kentlerin içinden kesintisizce yönlendirildiği “su kemeri” (aqueduct) kelimesinde de duyarız. Orkestra şefi olarak çevirmen4 de (ducere, Latince’de “yol göstermek, yönlendirmek” anlamına gelir) ductus’un izini taşır; okurları yalnızca sözcüklerin arasından değil, yazma ve okumanın ritmik ve zamansal deneyimi içinden de yönlendirir. Çevirmenler izlere dikkat kesilir; gevşemiş, birbirine dolaşmış ya da gizlenmiş iplikleri takip eder. Tıpkı su gibi, çeviri de geçtiği kanalları hatırlar ve zorla değil, yolunun biçimine sadık kalarak kendi ağzını bulur.

1 Tim Ingold, Lines: A Brief History, London ve New York: Routledge, 2007, ss. 7-8.
2 Bkz. “Çevir/i”.
3 Paul Klee, Notebooks: Volume 2. The Nature of Nature, New York: George Wittenborn Inc., 1964, s. 75.
4 Bkz. “Çevir/i”.