ABD’ye girmeden hemen önce doldurmanız gereken gümrük formunda beni hâlâ şaşırtan tuhaf bir soru yer alır: “Yanınızda toprak var mı?” Sanki toprak beyan edilmesi gereken, tehlikeli ya da kıymetli bir şeymiş gibi.1 Oysa evet, toprak uzun zamandır sınırların ötesine taşınıyor.2 Belki de en meşhuru, yüzyıllar boyunca Levant ve Avrupa’da yaygın olarak dolaşıma girmiş, Kuzey Ege’deki Limni Adası’nın toprağıydı. Bu elbette sıradan bir toprak değildi. Antik Çağ’da terra Lemnia (Limni toprağı) yahut terra sigillata (mühürlü toprak) olarak bilinen bu toprağın, Antik Yunan ve Roma yazarlarınca iyileştirici ve mucizevi güçlere sahip olduğu düşünülürdü.3 Arap hekimler ona, “küçük bataklığın toprağı” anlamına gelen ṭīn al-buḥayra adını vermiş;4 Dioskurides’in De materia medica’sının (MS 1. yüzyıl) bazı geç dönem elyazması kopyalarında Limni toprağından “bataklıksı bir yer” olarak söz edilmişti.5 Adanın kuzeydoğusundaki tuzlu bataklık benzeri sulak alanları6 mı (Aliki tuz gölü gibi), yoksa elütrasyon işlemi sırasında toprağın kazılmış olabileceği sığ gölleri mi (Chortarolimni gibi) kastediyorlardı?7 Bunu kestirmek güç. Ancak 1456’da Osmanlı’nın adayı ele geçirmesinin ardından, yeni iktidar dağılımları kaynakların çıkarımını ve dolaşımını yeniden şekillendirdi.8 Osmanlı kaynaklarında “tıyn-ı mahtûm” olarak anılan Limni toprağı, ritüelin, tıbbın ve devlet otoritesinin kesiştiği melez bir kutsal-bürokratik ekonomi ile bilgi arasındaki ayrılmaz bağları somutlaştıran bir simge hâline geldi.9
Bunda sanatçıların da payı vardı. Örneğin Fransız kozmograf André Thévet’nin 1575 tarihli La Cosmographie universelle adlı eserinde Limni’ye ait bir gravür, Osmanlı dönemindeki merasimleri ve kaynak çıkarım faaliyetlerini betimler.10 Ortodoksların Metamorfoz Bayramı’nı tasvir eden gravürde, Vtran Dağı üzerindeki Sotira Kilisesi’nde görülen bir tören alayı, aşağıdaki yamaç boyunca dizilmiş kalabalığa doğru ilerlemektedir. Tepelerinde haç benzeri süslemeler bulunan direkler ise toplanma alanını işaretleyerek dikkati aşağıdaki küçük, sığ çukurun içindeki figüre yöneltir. Sepet ve çuvallarını yüklenmiş bir grup insan toprağı işleyip yük hayvanlarını sürerken yakınlarda, muhtemelen maden çıkarım faaliyetlerini denetlemekle görevli bir subaşını temsil eden, sarıklı bir atlı durur. Merkeze yakın bir noktada, büyük ihtimalle depo ya da üretim tesisi olarak kullanılan, dar pencereli ve dik çatılı ahşap bir yapı görülür. Develer, at arabaları ve tekneler mühürlü toprakla dolu çuvalları seyrek bitkili bataklık ovalarından limana doğru taşır; aşınmış patikalar “sayısız yolculuğun izlerini” yansıtır. Bu imge, terra Lemnia’nın neye tekabül ettiğini ortaya koyar: Törensel kazılar, toprağın her yıl yeniden şekillendirilmesi, sevkiyat ve insan emeği, milyonlarca yıla yayılan süreçleri gündelik hayatın dokusuna nakşeder.

Kaynak: Bibliothèque nationale de France
Bununla birlikte, piyasalarda bir kıtlık ve maliyet yükü de söz konusuydu.11 Ashmolean Müzesi’nin eski küratörü Arthur MacGregor, 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılda Orta ve Batı Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde bulunan kil yataklarının nasıl tespit edilip işletildiğini ayrıntılı bir şekilde aktarır.12 Rekabet, yeni tasdik süreçlerini ve farklı türden bilgi iddialarını beraberinde getirir. Topraktaki kilin ayrıştırılması gibi, belirli toprakların menşei, damarları, tabakaları ve önemli özelliklerine göre ayrıştırılması, sahtelerinin ortaya çıkmasına yol açar; bu da vesika ihtiyacını ortaya çıkarır.13 Farklılaşan ve değişen hak iddiaları, toprağı çıkaran işçileri anonimliğe mahkûm ederken, imgeler kârlı ticareti yönlendirir.14 Bu dinamikler, 17. yüzyılda yaşamış Danimarkalı hekim, dilbilimci ve doğa filozofu Ole Worm’un nadire kabinesinde açıkça görülür.


Kaynak: Wellcome Collection
Worm’un kataloğunda, Osmanlıca ibarelerin eşlik ettiği Limni örneklerinin yanında, üzerinde çift başlı kartal damgası bulunan (Erlach, İsviçre), tabanı zambak motifiyle süslü olan (Blois, Fransa) ve bir mağarada haça tapınır biçimde diz çökmüş bir keşişi tasvir eden (Malta; muhtemelen Beytüllahim’de Kutsal Aile’ye sığınak olduğu düşünülen mağaranın kutsal toprağını çağrıştırması için üretilmiş) tabletler yer alır.15 Bu anlamda kil yatakları, bir bakıma “göçmen”dir.16 Durağan, kalıcı bir jeolojik taşıyıcı gibi görünen şey, aslında rastlantısaldır ve sürekli hareket hâlindedir; kendisine dayatılan sömürü pratikleri ve egemenlik biçimleri kadar, hayatta kalma ve güvenliğe yönelik sessiz bir arzuyla da şekillenir. Tüm bu süreç bana, kaynakların sömürüsü üzerine yakın zamanda yapılan bir yuvarlak masa tartışmasında dile getirilen şu ifadeyi hatırlatıyor: “‘Arz’ı, bir boşluğu ya da yokluğu gideren tedarik biçimi olarak görmek, bir sömürü zinciri yaratır.”17