Bir ortamı sulak alan olarak tanımak, onu çevreleyen toplumsal ve maddi ilişkilere dair kavrayışımızı nasıl etkiler?
Bir karabatak kayanın üzerinde durmuş, çevresini izliyordu. Bir diğeri ise suyun üzerinde süzülürken aniden gözden kayboldu. Karabatakların su etrafındaki hareketlerini izlerken suyun seviyesini düşünmeye başladım;1 su, bedenlerini bütünüyle içine alabilecek kadar derindi. Bu gölcükler, mandaların içinde yuvarlandığı su birikintileri2 gibi sığ değildi ve karabataklar tarafından oluşturulmamıştı. Ara sıra oluşan ıslaklık nedeniyle, ne kadar derin oldukları da belirsizdi. Yine de karabatakların vücutlarını suya daldırması, derinliğe dair bir nebze fikir veriyordu.

Hacimsel düşünme, suyun varlığına dair sezgimizi genişletebilir. Örneğin Steinberg ve Peters, hacim kavramını ele alarak “ıslak ontoloji” kavramını ortaya atar.3 Çizgilerin ve sınırların yanı sıra derinlik de bir sulak alanı nitelendirir; suyun nasıl kavrandığını, onunla nasıl ilişkilendiğimizi belirler. Seyhan Nehri’yle karşılaştığımda onu bir nehirden çok kuru bir dere yatağına benzettim; bu da bana suyun çekildiği izlenimini verdi. Hâlbuki aslında orada su vardı; sadece hacimce yüksek değildi ya da başka bir deyişle, “çıkarılabilir”4 sayılmıyordu. Dolayısıyla karabatakların açığa çıkardığı şey, derinliği ya da sığlığıyla suyun varlığıdır ve bu sığlık kimi zaman yoklukla karıştırılabilir.
Suyun derinliği, canlıların farklı seviyelerde neler yapabildiğini gösterir. Örneğin karabataklar başlarını suya daldırıp vücutlarını tamamen suya gömebilecek kadar derin sulara girebilirler. Bölgedeki yerel halkın belirttiği gibi, kimilerinin “yuka” ya da “çipil” dediği sığ sular, yüzme öğrenmek için elverişli alanlar hâline gelebilir.5 Derinliğe dair bu örnekler, görünürlük ya da kullanılabilirlikle ilişkili meseleleri açığa çıkarır.
Dalma eylemi, ıslaklığın maddi ve toplumsal boyutlarını da görünür kılabilir. Su seviyesi düşük görünen bir sulak alan, “susuzluk” algısıyla ilişkilendirilebilir; bu da daha az ilgi, daha düşük algılanan değer ya da derin sulara kıyasla daha az çekicilik anlamına gelebilir. “Dalmak”, “daldırmak” ya da “dalış” üzerine düşünmek, ıslak alanlarla yüzeysel etkileşimlerin ötesine geçmemize olanak tanır. İlk bakışta bu ifadeler, farklı seviyeler arasında gidip gelmeyi, bir şeye az vakit ayırmayı, topografik bir niteliği ya da bir sıvı içinde kaybolmayı çağrıştırabilir. Sulu bir bağlamda, sulak alanların bir şeyin dibi ya da topografik bir varoluş biçimi olarak görülebileceği söylenebilir. Kimi zaman içine dalınması ya da üzerinde durulması beklenmezken, kimi zaman bireyin kendini içine bırakabileceği ıslak bir alana dönüşebilir.