Adana’nın sulak alan bölgesine bakan set boyunca dolaşırken üç ördeğe rastladım. Çalıların ve bitkilerin arasında kamufle olduklarından ilk bakışta ne gördüğümü anlayamamıştım. Sonra biri beyaz, ikisi lacivert üç başın yerde yiyecek aradığını fark ettim. Bir şeyler bulmaya çalışıyor gibiydiler. Arada bir sığ suya başlarını daldırıyor; bacaklarını uzatıp pet şişe ve benzeri atık nesnelerle birlikte suyun üzerinde süzülüyorlardı. Sonra tekrar yürüyebildikleri tarafa geçip arayışlarını sürdürüyorlardı.
Ördeklerin çizdiği rotalar, kara ile su arasındaki sınırları tanımıyor gibi görünüyor. Beden hareketleri veya sulu alanlarda var oluş biçimleri, karada görünen hâllerinden farklı. Yine de sulak alanlarda, aynı zamanda bitkilerin ve çamurun arasındadırlar. Başka bir deyişle ördeklerin hareketi, salt kara ya da salt su olmayan bir maddeselliği yansıtır: Aslında onlar için böyle bir ayrım çizgisi yoktur. Bu da sulak alanların kesin çizgilerle ayrılarak soyutlanmasına dayalı temsillerden farklıdır.

Sınırların nasıl soyutlandığı üzerine düşünmek için nesnelerin sınırlarını çizen resimlere bakılabilir. Örneğin Barbara Buhler Lynes, Georgia O’Keeffe’ten “tanınabilir formların ressamı” olarak söz eder;1 bu da maddi dünyaya baktığımızda hangi formları fark ettiğimizi sorgulamama neden oluyor. Dilip da Cunha’nın da değindiği gibi, nehir çizgilerini fark etmek konusunda oldukça iyiyiz.2 O’Keeffe’in işlerinde beni etkileyen bir diğer yön ise Lynes’ın işaret ettiği üzere, “gördüğü ince formları” öne çıkararak biçim ve şekillerle nasıl oynadığı.3 Resimlerdeki manzaraların gerçeği ne ölçüde yansıttığına odaklanmak yerine, çevremizdeki formları en baştan nasıl algıladığımızı ve zihnimizde nasıl kurduğumuzu düşünebiliriz; formlar ister belirgin olsun, ister belirsiz. O’Keeffe’in manzaraları sunma biçimine bakmak, çevreyi incelikle yeniden tahayyül etmeye davet eden, elverişli ve uyumlu formlarla deneyler yapmaya yönelik sanatsal bir eylem olarak ele alınabilir.
Bir sulak alandaki üç ördeği takip ederek, sulu bir ortamdaki biçimleri sil baştan görebiliriz. Düzenli çizgilere sahip mavi bir su kütlesi imgesi, sulu ortamların makul bir temsili olarak algılanabilir. Oysa çevreyi ıslaklık üzerinden düşündüğümüzde, su ile kara arasındaki sınırları ayırt etmek zorlaşır. Sulak alanın etrafındaki sınırlar bulanıklaştıkça, hangi formların görünür hâle geldiği, hangilerinin görünmez kaldığı da tartışmaya açılabilir.4
