Bir zamanlar Terkos Gölü’nün doğusunda, çamurun içinden geçerek sürekli devinen yoğun bir dere ağı vardı. Bugün karşılaşılan şey ise akan sudan ziyade sağa sola dağılmış, irili ufaklı gölcükler; eskiden bölgeyi kaplayan bir sulak alan sisteminden geriye kalan parçalar.2 Burada linyit ilk kez 1910’da ortaya çıkarıldığında, bu çıkarımın manzarayı nasıl değiştireceğini pek az kişi öngörebilirdi. Artık araziyi, aktif ya da terk edilmiş madenler tanımlıyor. Çukurlar derinleştikçe yeraltı suları daha da aşağıya çekiliyor; dereler incelip yok oluyor ve yerlerini durgun, parçalı su kütleleri alıyor. İstanbul’un çeperindeki bu sulak alanlarda toprak, süt ve arazi piyasalarının kesişiminde biçimleniyor. Uzun zamandır kentin sakinleri olan mandalar, kentin sürekli büyümesi sonucu çeperlere itilmiş durumda. Endüstri sonrası harabeler arasında geçici bir sığınak bulan mandaların yolu, Avrupa sınırına doğru ilerlerken çamurun içinde bir mevsimliğine onlara eşlik eden göçebe çobanlarla kesişiyor.
Eyüpsultan’ın böyle bir köyünde, kullanılmayan bir çukur yağmur suyu ile doluyor; sıcaktan kaçıp ferahlamak isteyen bir manda, kendini suyun serinliğine bırakıyor. Manda çamurda yuvarlandıkça3 su bulanıyor ve derinleşiyor. Tepedeki kuşlar alçalıp mandanın sudan kaldırdığı böcekleri gagalıyor; kurbağalar mandanın sırtına tutunup onunla birlikte yol alıyor. Bu buluşma başka türleri de davet ediyor ve durgun su bir anda yaşamla doluyor. Sahneye yeni akıntılar ekleniyor. Linyit yerini taşa, kirece bırakıyor; Karadeniz kıyı şeridi kumun çekilmesiyle genişleyip daralıyor—ta ki sahil tanınmaz hâle gelene dek. Alüvyonun bereketi yitip giderken, yerine kentin molozu giderek büyüyen yığınlar hâlinde dökülüyor. Sermaye bu yumuşak ve müdahaleye açık zemine sızıyor; bir parselin değeri on yıl içinde yüz katına çıkıyor. Burada bir avuç kum zambağı, şurada endemik orkide kümeleri, türlerarası direnişin adacıkları gibi belirirken, pastoralist topluluklar da hızla yükselen arsa fiyatları karşısında ayakta kalabilmek için devletin çevre koruma mekanizmalarını harekete geçiriyor.4
İstanbul’un kuzeyindeki sulak alanları gözlemlemek, bu ekosistemlerin sabit oluşumlar değil; suyun, toprağın, türlerin ve insan emeğinin değişken bileşimleri olduğunu fark etmektir. Araştırma kapsamındaki okuma grubu da, bu değişen hidrolojik, ekolojik, toplumsal, hukuki ve politik akışları okumaya yönelik bir arzudan doğdu. Son yüzyılda dünyanın sulak alanlarında yaşanan telafisi mümkün olmayan tahribata ve bu kırılgan ekosistemlerde cisimleşmiş bilginin kaybına yanıt veren eleştirel çalışmalar giderek çoğalıyor. Bu çalışmaların büyük kısmı başka bağlamlardan doğmuş olsa da, “Pedagojik Mekânlar Olarak Sulak Alanlar” tartışmaların bir bölümünü Türkiye bağlamına taşıyarak ortaklıklar ile farklılıkları değerlendirmeye açıyor. Kolektif bir çalışmanın ürünü olan okuma listesini, sulak alanları müşterek bir tahayyül zemini olarak bizimle birlikte keşfetmek isteyenler için burada paylaşıyoruz.
Dilip da Cunha’nın The Invention of Rivers [Nehirlerin İcadı]5 kitabıyla başlıyoruz. Hindistan’daki sömürgeci tahakkümü sular üzerindeki tahakküm ile ilişkilendiren çalışma, doğal olduğu varsayılan su kütlelerinin aslında kültürel inşalar olduğunu gösteriyor. Ifor Duncan’ın 2024 tarihli filmi Soy el río Cauca y mis aguas podrían afectar tu salud [Ben Cauca Nehri’yim ve Suyum Sağlığını Etkileyebilir] ile aynı adlı makalesi, bu sorgulamayı ekolojik şiddet alanına taşıyor; toksisitesiyle sömürü, sağlık ve doğanın hakları arasındaki karmaşık ilişkileri ifşa eden bir nehrin izini sürüyor. James C. Scott’ın Against the Grain’i [Tahıla Karşı]6 ile Annie Proulx’nun Fen, Bog & Swamp’ı [Bataklıklar, Turbalıklar ve Sazlıklar],7 sulak alanların tarihsel olarak neden kuşku ve denetim mekânları olduğunu irdeliyor; yerleşik devlet kurma pratiklerine nasıl direndiklerini ve taşıdıkları ekolojik derinliği açığa çıkarıyor. Ameneh Solati’nin Wetlands of Resistance [Direnişin Sulak Alanları]8 başlıklı makalesi ise Irak’ın tehdit altındaki bataklıklarını, bölgenin aykırı sakinleri ve muhalif yaşam biçimleri için birer sığınak olarak ele alıyor.
Philip Steinberg ve Kimberley Peters’ın Wet Ontologies’i [Islak Ontolojiler]9 ile Rob Nixon’ın Slow Violence’ı [Yavaş Şiddet],10 sulak alanlara dair kavrayışın gerektirdiği akışkan düşünme biçimlerini ve ekolojik zaman ölçeklerini görünür kılmayı amaçlayan çalışmalar olarak öne çıkıyor. Andrea Ballestero’nun Spongiform [Süngersi]11 ve Jason Cons’un Seepage [Sızıntı]12 başlıklı denemeleri ise sulak alanların alabileceği farklı politik ve maddi biçimleri inceliyor. Drenajın politikası bağlamında Semih Çelik ile Christina Luke’un 19. yüzyıl Anadolu’suna odaklanan çalışması Of Wetlands and Reclamation Regimes [Sulak Alanlar ve Islah Rejimleri],13 sulak alanları kapitalist ıslah tarihleri içerisine yerleştiriyor; Marsh Bodies [Bataklığın Bedenleri]14 adlı podcast ise drenaj ve ıslahın artçı etkilerine bedensel deneyimler üzerinden kulak veriyor. Caterina Scaramelli’nin How to Make a Wetland’i [Bir Sulak Alan Nasıl Yaratılır?]15 ile Hanna Rullmann ve Faiza Ahmad Khan’ın Habitat 219016 filmi, korumaya tartışmalı bir pratik olarak yaklaşırken sulak alanların hem yönetim hem de direnişin zemini hâline gelişini ortaya koyuyor.
Hastalık ve toksisitenin tartışıldığı oturumların odağında, Andrea Bagnato’nun Mapping Malaria in Italy [İtalya’da Sıtmayı Haritalamak],17 Chris Gratien’in The Ottoman Quagmire [Osmanlı Bataklıkları],18 Lodovica Guarnieri’nin To Ingest the Submerged [Sular Altında Kalanı Yutmak]19 makaleleri ile Max Liboiron’un Pollution Is Colonialism [Çevre Kirliliği Sömürgeciliktir]20 kitabı yer alıyor. Bu çalışmalar, sulak alanların halk sağlığı ve çevresel adaletsizlik meseleleriyle nasıl iç içe geçtiğine dikkat çekiyor. Son olarak Imani Jacqueline Brown’un Forest Islands of Our Ecological Diaspora’sı [Ekolojik Diasporamızın Orman Adaları]21 ile Sonia Levy’nin Creatures of the Lines’ı [Çizgilerdeki Yaratıklar],22 yabanıl ekolojilere ve sömürgecilik sonrası çerçevelere yönelerek bizi karasal önyargılarla yüzleştiriyor; sulak alanları çoktürlü adaletin, suya gömülü epistemolojilerin ve ekolojik onarımın zemini olarak hayal etmeye çağırıyor.
Sulak alanlara dair yukarıdaki sorulardan bazılarını yerel bağlamda ele alan ortak kavram dağarcığı, son altı ay boyunca bu malzemeler etrafında yaptığımız kolektif tartışmaların bir ürünüdür. Biçimini, okuma grubunun farklı metinler ve mecralar arasında ilişkiler kurarak bilgi üretme yönteminden ödünç alır. Bu nedenle bazı dipnotlar orijinal tartışma materyallerine atıfta bulunurken, bazıları da kavram dağarcığındaki bir başka maddeye gönderme yapar. Böylece okur, bu araştırmayı şekillendiren, birbiriyle bağlantılı soruların izini sürebilir.
***
Katılımcılar: Javid Aliyev, Eduardo Cruces, Kubilay Ercelep, Bardia Hafizi, Deniz Karakaş, Elif Koparal, Didem Ozan, İdil Salihoğlu, Eda Şarman, Mehmet Hakan Yamaner
Türkçe Çeviri: Neylan Bağcıoğlu, Ezgi Yurteri