TR
EN
Spekülatif Kurgular
Sulak Alanlar
Su Gibi
Sümüklü Deniz Seferleri
İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası
Spekülatif Kurgular
Yaşayan Fosil
Nesrin S. Brown

Nautiluslar, bu gezegende ortaya çıkan sayısız yaşam biçiminin tanığı olmuş; üstelik tüm kitlesel yok oluşları da atlatmayı başarmıştır.

“Karşınızdaki dikenlerin biri dik, diğeri çengel gibi kıvrık. Görüyor musunuz? Bir taraftan çekersen öbür diken batıyor. Hangi taraftan çekerseniz çekin, biri mutlaka batıyor. Bunların meyveleri kuruyunca kahverengi oluyor.”

“O, meyve mi hocam?”

“Bunlar meyve, bir tanesini koparıp, bu kanatlı meyve, şu kanadı aldığınız zaman içerisinden bir tanesini koparıp bakarsanız, tohumları siyah. Bu tohumlar eskiden gözlere sürme çekmek için kullanılırmış, tamamen doğal, hiçbir zararı olmayan bir şey, tohumu siyah bunların, siyah renginden dolayı gözün rengini koyulaştırıyor.”

Yeliz “Odunsu bitkiler hangileriydi” diye sorarken, elimdeki meyveyi ısırmışım.

Elimdeki minik defteri açıp gösterdim, sarı sayfada ağaç, çalı yazıyordu ama o okurken sesi, rüzgârın hışırtısıyla bozuldu ve “ağaçağrı” diye dağılarak hışırtının diline karıştı.

“Dürbünü uzatır mısın?”

“Biliyor musun” dedim meyveyi çiğnerken, “Anne, bu bitkilerin hepsini tanır, bilmediği nebat yok.”

Profesör o sırada çiçekleri tanıtıyordu. “Bu Kilyos moru denen çiçek, çok güzel bir bitki. Bu bitkiyi başka bir yerde yetiştiremiyoruz, alıp götürsek mümkün değil. Birçok deneme yapıldı, bazen başarılı oluyor gibi, bazen olmuyor işte, kumuyla bile alıp başka bir yerde yetiştirmek isteseniz olmuyor. Kum zambağına göre daha nadir bulunan bir bitki aslında, böyle bir alanda ise hiçbir şey yapmaya gerek yok.”

“Sen ne topluyorsun” diyerek koluma girdi, teni cayır cayır yanıyordu.

“Salyangoz, deniz kabuğu, taş.”

“Ne yapacaksın?”

“Biriktiriyorum.”

“İşte bunlar, Kilyos peygamber çiçeği, bunların kökleri geniş ya, sarıyor, kökler kumsalı sarıyor ve yaşam alanı oluşturuyor. Kumtutan, kumulun yürümesini durduruyor.”

“O tepe bu şekilde mi topraklaştı?”

“Bitki olunca” diye mırıldandı çıplak tepedeki birkaç talihli ağacı işaret ederek, ağaç başları hoş bir uyumla rüzgârda salınırken sadece birbirlerini anlayabilecekleri bir melodi tutturmuşlardı. Sesi, korkarım unutulmuş bir halkın kekelemesi gibi çıkıyordu ve yelpaze kanatlarının hışırtısına karışıyordu. “Çok yoğun insan gücüyle geniş kumullarda ağaçlandırma yapıldı seneler önce, önce şu katırtırnaklarını diktiler, sonra teraslar yapıldı, oralara da çam ağaçları dikildi.” Bedenen orada olsam da aslında tüm duyularım bu yabancı dili anlamak için seferber olmuştu. “Çamlar rüzgârda sökülünce, bir daha, bir daha diktiler, derken burada küçük bir çam ormanı oluştu.”

Hocanın gösterdiği fıstık çamlarının altındaki katırtırnaklarına uzun uzun baktık, o an artık biz bakmıyorduk, bakılan bizi görüyordu.

“İşte bu bitki iyice gelişince, orada, onların yaprakları büyük bir örtü oluşturdu” diye ekledi. “O örtüyle beraber yavaş yavaş organik birikmeye başladı, organik birikince otlar yeniden geldi, yeşiller geldi.”

Yeliz parmaklarını şıklatarak “Bunun adı ne hocam” diye sorduğunda dikkatim tekrar dağıldı.

“Eryngium maritimum, sahil boğadikeni” dedi profesör. Kendi kariyerinin kölesi olmamış, yıpranmamıştı; idealistti besbelli, bir devlet üniversite için ne bulunmaz nimet, her soruyu usanmaz bir iştahla yanıtlıyordu. Yeliz’se başına bağladığı mendille sıcak kumullarda uzun zamandır kaybettiği bir şeyi arıyordu. Onun bu naif ilgisi, bana kendi durumumu düşündürdü. O sırada hocanın boğuk sesi düşüncelerimin üstünden ılık bir meltem gibi geçti. “Çakır dikeni de derler ama o başka, o mavi çiçek açar. Bunun adı da Pancratium maritimum, kum zambağı.”

“Ben de bakabilir miyim, ne güzel şeysin sen.”

“Koparmanın cezası seksen binmiş” diye seslendi Selim aşağıdan, diz çöktüğü yerde çitin telleri arasından bembeyaz çiçeği profilden yakalamaya çalışıyordu. “Hocam buna da mübarek bir isim verseymişler keşke, kimse zarar veremezdi o zaman.”

Şemsiyenin altından başımı dışarı uzattım ve “İsimler çoğu zaman ayırır” diye karşı çıktım, herkes şaşkınlıkla bana bakıyordu, “neden isimlerin etrafında dönüp dolanıyoruz?” Yeliz’in koluma değen ayva tüylerini hissedebiliyordum, Selim bozum olmuştu. “Dokunulmazlık diye sahiplenilen her şey tarafından zapt edildiğimiz yetmedi mi, var olan her şey yedisinden yetmişine değerli, değil mi?” Aklıma yaz boyunca okuduğum kitaplar geliyordu, rastgele seçtiğim bütün kitaplarda, dünyanın oksijeni nefes almalarını engelmişçesine, başka bir iklimi arzulayan karakterler başroldeydi. Antigone, Edna Pontellier, Seymour ve Naoji kendi ölümlerini geri kazanarak bu çürümüş düzene çomak sokmayı başarmıştı. Zooey ve Franny ise henüz eşikteydi.

Profesör Mine, “Tabanında büyük soğanları var, görüyor musunuz” diyerek konuyu değiştirmese daha neler söylerdim. “Çiçekleri de rüzgâr fırtınalarına dayanıklı. Narin görünmesine bakmayın, çok dirençli bir bitkidir, tuzlu ve kavrulmuş kumsallarda filizlenir. Tuzsuz su aramak içinse kökleri aşağı doğru büyür. Şu tepenin arkasında daha çok var, isterseniz bir dahaki sefere oraya çıkabiliriz.”

Şakaklarımda tuzlu ter öbekleri birikmişti.

“Bu da abdestbozan. Gülle aynı aileden, çiçek yapısı aynı. Sürgünlerin alt kısmına doğru çiçek ve meyveyle ilgili kısımları var, uç kısımlarında ise çatallı dikenler var. Dikenlerin en üst yüzeyi kaplaması bitkinin kendini koruma biçimi. Yemeğe, hayvan lokmasına karşı, vücuda bulaştığı zaman da direkt kanatıyor, o yüzden bu ismi vermişler.”

Selim’in kurumuş dudakları, duyulur duyulmaz bir sesle “Bitki ne kadar küçükse ne oluyordu” diye sordu.

“Yaprağı küçükse bilin ki o kurak koşullarda yaşıyor” diye yanıtladı profesör, bir eliyle şapkasını uçmasın diye nazikçe tutuyordu. “Yaprağı koyu yeşilden griye doğru kayıyor. Dikenler boyunca dikkat edilirse beyaz bir çizgi gibi bir şey var; o sertlik, kenarların su kaybını önlüyor. Üzerindeki bu gri renk, bu mum tabakasından dolayı, suyun geçişini engelleyen bir tabaka oluşuyor.”

“Hocam mesela geçmişte elmanın üstünde de böyle bir tabaka varmış” diye ekledi Selim, “cam kenarına koysan bile günlerce aynen öyle kalırmış, kabuğu soyulunca hemen solarmış.”

“Evet, mum tabakası işte, meyve kendini böyle koruyordu.”

Onlar küçük gruplar hâlinde sohbet ederken, Yeliz aniden “Nereye gidiyorsun” diye seslendi.

“Ara vermedik mi, kıyıda bir şeyler bulabilir miyim” diye bakacağım.

“Ben de senle geleyim, mayomu içime giydim” dedi. “Suya girmezsem buhar olup uçacağım. Hem biliyor musun, geldiğin için o kadar mutluyum ki mutluluktan ölebilirim.”

“Ben suya girmem” diyerek asabi bir hareketle kolumu çektim, “kulağıma su kaçmasından nefret ediyorum.” Selim de peşimizden geliyordu.

“Şemsiye getirmekle akıllılık etmişsin” dedi, “rüzgâr olmasa bu kadar dayanamazdık. Bakayım neler topladın?”

*

Biraz sonra, “Sıcak mı” diye bağırdım kıyıdan, ayaklarıma su değmesinden kaçınarak.

“Hamam, hamam” diyerek dalgaların içinde kayboldu Yeliz, biraz sonra da “batmak mümkün değil” diyerek başını dışarı çıkardı, “Elif, bak açıldıkça daha serinleşiyor.”

“Sağ ol, almayayım, siz de tuza o kadar güvenmeyin.”

Onları arkamda bırakıp, bir süre gelgit hattında emin adımlarla yürüdüm ve sonra içerilere, kumul sırtlarına, böcek mezarlıklarına doğru kumun içinde bata çıka yol aldım. Sonunda bütün gün aklımı kurcalayan şeylerin peşine düşecektim. Çekirgeler hoplaya zıplaya bana yol gösterirken heyecan içindeydim. Bu bölge koruma alanının dışında kalıyor, sahilde ise denizden gelenlerden başkası yoktu. Uzakta bir yerde naylon tenteler sıcak rüzgârla ince ince gıcırdıyor, gerili çarşaflar gibi havada çırpınıyordu. Çiroz bağlantı değnekleri çıtırdıyor, naylon kumaşın aniden yer değiştirmesiyle metal iskeletten gelen minik tok sesler vesveseyle takırdıyordu.

İlk böceğimi eve getirdiğimde Anne kıyameti koparmıştı.

“Bu hamamböceği olmayabilir” demişti, “nereden bileceğiz?” Zapt edilemez ve tehlikeli sözcüklerini ilk defa o gün duymuştum. Ben de eve gizlice sokmaya başladım.

Yeliz ve Selim, arada bir köpüklerin arasında bir görünüp bir kayboluyorlardı, geride bıraktıkları eşya tepesi ise bir anıt gibi dalgalarla konuşuyordu. Yeliz, bana bir gün çiçek satan bir çocuktan gül alıp vermişti, bu aldığım ilk çiçekti. Hâlâ görüş mesafemde olmasına rağmen, kıyıdan uzaklaşıp kendi içime kapanıyordum. Son bakışımda ise artık tamamen kaybolmuştu, o anda garip bir uzaklık duygusu etrafımı sardı. Yukarıda, çitin öbür ucunda, yalnızca unutuş ikliminde yetişen çiçeklerin sürgünleri ileri uzanıyordu. Rüzgâr şarkısını uzun ince fısıldarken adımlarım kumun içinde yumuşakça gömüldü, ayak bileklerime kadar sıcağa battım. Oysa onunla ilgili hiçbir şeyi unutmak istemiyordum. Kıvrıma yaklaşınca sesler değişti, martı çığlıkları geride kaldı, rüzgâr kısık kısık sura üflüyordu. Onun bir beliren bir kaybolan silüeti, zamana ait değilmiş gibi titreşiyor ve gözlerimi kamaştırıyordu. Yan yana dikilmeyecek ağaçlar gibiydik, birimizden biri acı çekecekti. Bakışlarımı yeniden önümdeki çöle, çölün nimetlerine yönelttim; ilerledikçe yön yalnızca dışarıya değil, içeriye kıvrıldı, katettiğim yol beni yavaş yavaş kendi derinliğine çekti.

Kumulun kıvrımları içinde birkaç kuru böcek, kopmuş uzuv parçası ve biraz da kabuk toplayıp tam geri dönecekken, önümde olağandışı bir parıltı gördüm. Bir taş parçası sandım önce, taşlaşmış bir kabuk bir bakıma güneşten kıvılcım çalıyordu. Daha iyi görebileyim diye gözlerimi kıstım; önümde, neredeyse kumla bütünleşmiş duruyordu. Sıcaktan sersemlemiştim. Üzerini ince bir kum tabakası örtmesine rağmen yalnızca bulunduğum açıdan, güneşin dik açısıyla ortaya çıkan bir maden cevherine benziyordu. Yaklaşınca kendi kendine, hafifçe nefes alır gibi kımıldadığını hissettim, kalbim hızla atmaya başladı. Eğildim ve elimi gölge çemberimden içeri soktum.

Kabuğa benziyordu, sıradan bir deniz kabuğuna değil, yüzeyi boyunca kıvrılarak ilerleyen spiral çizgilerle ayırt edilen bir kabuğa. Ona doğru yaklaştıkça içimden bir sıcaklık dalgası yayılıyor ve her şey aniden sus pus oluyordu, sanki ölçeğimi kaybetmiştim. Başımı dışarı döndüğümde Yeliz’in başı da yeniden yok olmuştu. Rüzgâr direkleri sarsıyor, sahipsiz hava ağırlaşarak boşluğu tokatlıyordu. Gözlüklerimin camını silip yeniden baktığımda ise bir toplu iğne başı gibi suyun üstünde yüzüyor, ardından karabatak gibi dalıp çıkıyordu. Yaşamın dalgaları ona çarpsa da bir hacıyatmaz gibi o hep dengesini buluyordu. Yere çöktüm, bir salyangoz kabuğu gibi buluntunun etrafında kıvrıldım. Dokunduğumda, yaşlı nefes gibi bir akım hissettim ve hemen geri çekildim. Kabuğa bir kez daha uzandığımda, bu sefer bırakmadım. Onu kıyıya götürüp, suya daldırdım ve suyun parıldayan ışığında renginin canlanmasını izledim. Kısa süre sonra hafif bir inleme duydum.

“İçe doğru yürümeye hazır mısın” dedi, ses değildi ama tıpkı ağaçları işittiğim gibi duyumsamıştım onu. Varlığıma sorulmuş bir soruydu bu; bilincime değil, kulağıma değil, daha derine.

“Nesin sen?” Yanıt yine dışarıdan değil, içimden gelmişti.

“Ben spiralim ve merkezinde unutulmuş bir çemberim. Hatırla, daha önce de karşılaştık.”

Gözümün önünde belleğin taşıyıcısı çemberler döne döne belirdi. Bir kitabım vardı, yirmi birinci yüzyıldan kalma deniz canlıları ansiklopedisi. Kitapta öyle canlılar, canlılar içinde öyle biri vardı ki kesit çizimleri ilk gördüğüm andan itibaren üzerimde büyü etkisi yaratmıştı. O günlerde durmadan defter kenarlarına ve kitapların boş kısımlarına onun kabuğunun iç bölmelerini, hassas şekilde bölümlenmiş odacıklarını çiziyordum. Aslında bebek resimleri çizip kesiyor, bu bebekleri kalıp olarak kullanarak elbiseler çizip kesiyor ve kâğıt bebeklerime giydiriyordum. Önce günlük kıyafetleri kıvırıyor, sonra çift taraflı bantla ayakkabıları yapıştırıyordum. Nautilus’la karşılaştıktan sonra, başka bir şeyle ilgilenmez oldum.

Her şey bir titreşimle kendini şimdiye taşıyordu. Onun içten içe, spiral kabuğun bölmeleri arasında ilerleyerek büyüdüğünü biliyordum, evi beni heyecanlandırıyordu. Anne’nin babasının çok odalı, ahşap kabartmalı evine benzetmiştim onu. Kardeşim yoktu, bunun için fırsatları olmamıştı. Büyüdükçe Nautilus’un kabuğuna yeni odacıklar eklenir, geri kalan odacıkları su altındaki hareketini ve dengesini kontrol etmek için kullanırdı. O kadar odacığa rağmen, kabuğunun son bölmesinde yaşamasını çocuk aklıyla kavrayamamıştım. Gözleri basit ve mercekleri yoktu. Kendimi bildim bileli ben de gözlük takıyordum. Evimizin odalarının yavaş yavaş boşaldığını, Anne’nin kullanılmayan odalara kilit taktığını anımsayınca yeniden üzüldüm. Neredeyse Nautilus gibi, biz de ağır ağır, kâgir evin tavan arasına çekilmiştik. Baba ben küçükken bir gece apar topar götürüldüğünden beri, Anne boş odaları ne kiraya veriyor ne de kullanmaya izin veriyordu. Bütün bunları unuttuğum için kendime kızdım ve göğsümde bir yanma hissi oluştu. Göğsüm daralıyor, kalbim kemik kafesimi parçalayacakmış gibi çarpıyordu.

*

Ayağımın tozuyla eve döndüğümde, her zaman yaptığım gibi, önce kulağımı kapıya dayayarak içeriye kulak verdim. Dikiş makinesinin kısa bir duraklamanın ardından tıkır tıkır, tutarlı gıcırdayışlarını duyunca rahatladım. Ayakkabılarımı birbirine çarparak kum ve tuzdan arındırıp kapı önüne silkeledikten sonra kapı taktağına tutturulan haşere ilaçlama ilanını aldım ve kapıyı ıslık çalan rüzgârın arsız yüzüne kapadım. Anne görmeden el ilanını buruşturup çöpe attım. Şemsiyem toz yüzünden renk değiştirmişti, yokuşu çıkarken nefesim kesilmiş, derimde biriken tuzu yalamaktan susuzluğum daha da artmıştı. Bir litre suyu tek seferde içebilirdim, başım her eğişimde zonkluyordu. Pencere kenarına bıraktığım ekmek kırıntıları yerinde yoktu, Anne her yeri sirkeli suyla silmiş olmalıydı. Bir keresinde banyo duvarında bir beden büyük örümcek gördü diye melodram yaratmıştı, oysa kaktüslerine gözü gibi bakardı. Bedenim cayır cayır yanıyordu, su dökünmek istiyordum ama banyo borusundan su değil, boğuk bir boşluk sesi akıyordu, günlerden salı olduğunu hatırladım. Banyo duvarının dibine dizilmiş plastik şişeleri ince bir yosun tabakası kaplamıştı. Gözlük camlarımı ıslak mendille sildim, havlu kâğıtla kuruladım ama yine de hiçbir şey netleşmedi. Kaya gibi ortadan çatlamış, yıllarca katman katman ördüğüm kabuğumda bir yırtık oluşmuştu; sersem gibiydim, o yırtıktan içeri Nautilus girmişti. Odama geçtim ve onu peçetenin içinden çıkardım, komodinin ikinci çekmecesindeki diğer değerlilerin yanına koydum.

Salona döndüğümde Anne daha da yıpranmış görünüyordu. Hâlbuki fol yok yumurta yoktu; alnındaki sık, yarım ay şeklinde çizgiler boyuna belirginleşiyordu. Derin ama düzgün, sanki her biri aynı hareketin, aynı düşüncenin defalarca ısrar edilişinden doğuyordu. Sanki çizgiler çözülmesin diye dikiş her geçişinde biraz daha yerleşiyordu. Dile getirmek istenip de söylemekten çekinilen, içine yutulan öfkelerin ya da çoktan unutulmaya zorlanmış bir kimliğin çizgileri, düğüm gibi bir inat bırakmıştı geride. O an yüzü, yıllarca sessiz kalmanın haritası gibi geldi bana. Oysa görünürde kumaşları birbirine yamıyordu. Acaba Anne de duvağını isteyerek yırtmış mıydı hiç? Televizyon açıktı açık olmasına, ama o da içine içine konuşuyordu. Bazı geceler ateşler içinde uyanıyor ve soluk alıp almadığına bakıyordum. Dikiş makinesinin makarasından incecik bir ip, ağır ağır süzülürken o elindeki kumaşın ucunu dürdü, katladı ve pedala bastı. Bense güne onsuz uyanmaktan korkuyordum. Yarım kalan elbiseler, masanın altına sarkan makaraların belleği, pantolon paçaları ve fırfırlar yıllarca odayı sinsice doldurarak, odanın ortasında oturan fili iyice semirtmişti. Her defasında mutfağa geçmek için onun etrafından dolaşmak zorunda kalıyordum.

Bugün bir canlıyı anlamak için onun şekline bakmak gerektiğini öğrenmiştim ama dünya tuzlu bir camın ardındaymış gibi pusluydu. Şeklin içinde kaybolmak üzereyken midem guruldadı. Buzdolabını açtım ve bulgur pilavını tezgâha koydum, soğuk yüzüme çarptığındaysa iki ayrı yerdeymişim gibi nahoş bir hisse kapıldım ve kalbim güm güm atmaya başladı. Bir bardak suyu ayakta içerken, Anne göz ucuyla bana bakıyordu, başını hafifçe sallayarak oturmamı buyurdu sanki. Susuzluğum geçmemesine rağmen, suyu bitirmeden masaya koydum. Oysa yemeği ısıtırken mutfağa geldi. Ocakta kaynayan çaya söylenerek, altını kıstı. Su fokurdamıyor, yalnızca küçük, sabırlı kabarcıklar bırakıyordu yukarı. Kabarcıklar yüzeye çıkarken onları tutamıyordum. Sandalyeye çökmüş, elimde kaşık, masanın köşesindeki bardağa, bardağın içinde kalan bir parça suya bakıyordum. Kolum pul pul kurumuştu. Yemek tavasından cızırtılar gelirken Anne mutfak dolabının kapaklarını açıp kuvvetle kapattı, kapaklar tam oturmayınca, hafifçe geri itti, sonra bir kez daha, bu sefer biraz daha sertti. Dudakları inceldi, ama bir şey demedi. Sonra çekmeceye uzandı ve kuvvetle kapağı itti.

“Akide şekerini arıyorsan sakladığın yerde” diye seslendim. Konservelerin arkasına uzanıp yılbaşı kurabiye kutusunu indirdim ve tezgâha koydum. Anne ince belli çay bardağını doldurmaya devam etti. Benimse aklımdan kütüphaneye kitapları geri vermediğim geçti.

“Gezi nasıldı? Çay ister misin, sana da koyayım mı?”

“Yok, önce bir şeyler yiyeyim, midem kazınıyor.”

“İyi, sen bilirsin. O zaman, çayın altına su koy. Hiç böyle sıcak ekim olur mu? Hocanız da deli mi ne, bu havada sizi bin günlük yola götürdü, eski köye yeni âdet. Ekran başında gösteremiyor muymuş? Dolapta cacık da var.”

“Aynı şey mi?”

“Olan benim aylığıma oluyor.”

Omzunun üstünden buzdolabının yüzünü kaplayan fotoğraflara baktım; görüntüler sararmış, üstlerini toz kaplamış ve kenarları kıvrılmıştı. Rüzgâr kapılara vuruyor, camları açmaya zorluyordu. Çatıya çat pat tuz taşları yağıyor, bir boruzen sıcak hava üflüyordu. Sıcak yüzünden karnım gerildi, yanık kokusu genzimi tıkadı, pilavın dibi tutmuştu. O sırada içerideki televizyonun sesi açıldı, arkamı döndüğümde duvarda büyükbabanın avlarından birinin fotoğrafıyla göz göze geldim. Anne neden hâlâ onu evde tutuyordu, hiç anlamıyordum. Buzdolabını açtım ve soğuk margarin paketini avuçladım.

“Ben senin annenim, istesen de öyle istemesen de” diye bağırdı televizyon kutusu. Dayanamadım, bir dilim ekmeğe yağ sürüp ağzımı kocaman açtım.

Çok geçmeden karşılıklı koltuğa gömülmüş, televizyona boş bakışlarla bakıyorduk. Dizide insanlar birbirlerine bağırıyor, ağlıyor, seviyor, sonra yine ayrılıyorlardı ama onun yüzünde hiçbir tepki yoktu, sadece alışkanlıkla izliyordu. Bir paket tuzlu çekirdeğe dokunmamıştı, ara sıra saate kaygılı bir bakış atıyor, duygularla besleniyordu. Bu sabah mıydı, o mu ben miydi gören, yolda siyah beyaz, sıska bir kedinin ağzındaki yavru yılanı? O sırada demliğin burnundan kabarcıklar yükseldi ve düdük incecik bir nefes gibi öttü. Anne kalkıp altını kapattı. Geri geldiğinde kanalı değiştirdi, denizde bir kaza mı ne olmuş, plajda yaşayan göçmenleri sorguluyorlardı. Bazen hiçbir şey yetmeyince, alerji haplarının yanında yatıştırıcı da yutuyordu. Oysa bazı geceler, keyfi yerindeyse meyve tabağını aramıza alıyordu. Bu akşam ben de dikkatimi toplayamıyordum, ekrandan çok onu izliyordum. Çenesinin altında toplanan ince deri, saydam bir kumaş gibi kıvrılmış, yanakları çökmüş, elmacık kemiklerinin altı gölgeliydi.

Kaslarıma kramplar giriyor, ağrı bedenimi hissizleştiriyordu.

“Gözlerim sıcaktan mı zonkluyor, başım çatlayacak gibi” dedim Anne’ye, fakat Nautilus telaşla konuştu:

“Beni suya geri götürmelisin, ölüm son değildir.”

Elbette aslında konuşmuyordu, ama onun yakasını bu kadar çabuk bırakacak değildim. “Bana ölümden haber ver, yıllardır onu araştırıyorum” dedim.

“Size yaşamak için unutmanız gerektiği söyleniyor, bitkilerde ise durum daha sessizdir.”

“Beni unutkanlık ırmağıyla oyalayamazsın” dedim, “hiçbir şeyi unutmak istemiyorum.” Yine de kendimi onun hizmetine verdim.

*

Bir keresinde günlerce bilgisayarın başından kalkmadan, kabataslak bir harita çizmiş, su geçirmez bagajımı ekmek kırıntılarıyla doldurmuş, telefonumu da ne olur ne olmaz diyerek şarj etmiştim. Dişimden tırnağımdan artırdığımı, gideceğim yerde ihtiyacım olup olmayacağını bilmeden yanıma almıştım. Bunu öğrenmenin tek yolu, oraya varmaktı. Bir keresinde de çantama ne olur ne olmaz diyerek, bir yumak ip ve kafa feneri koymuştum. Balat’a tramvayla gitmiştik, aradığım geçit burada bir kilise ayazmasındaydı. Tramvay serindi, kabinde Eyüp Kabristanı’na giden birkaç topuğu çatlak, sepetlerde çocuk çığırtısı dışında bir şey yoktu. Durakta indik ve ışıklardan aceleyle karşıya geçtik. Avdan da avcıdan da usanmıştım, ne diye ölümü inkâr edip duracaktım? Anne’nin babası kurbanın ölümüyle kendi ölümünü öteleyip durmuştu. Doktorlar da ilaçlarla ölümü öteleyip duruyordu. Hayvanın direnişi, kanın sıcaklığı, ya donup kalmış acının sesi? Panayia Vlaherna’nın demir kapısından girip o solgun pazar sarmaşıklarının altından geçerken, dünyanın canavarlığı kendi gölgem gibi yanıma ilişti.

İki üniformalı tentenin altında sigara içiyordu. Bahçe kavrulmuş, yapraklar çıtır çıtır, toprak sertti. Havuz boştu, su da zaman gibi çekilmişti içinden. Bir kaplumbağa yosun tutmuş kapağın içindeki yeşilliğe ulaşmak için kılı kırk yarıyordu. Üniformalılardan biri konuşmasına ara verip dumanı içine çekti ve olağan şüpheli gibi ikimizi süzdü. Anne elimi bırakmadı ve hiç oyalanmadan haçlı kapıdan içeri girdik. Duvarlarda “kamera yasak” simgeleri asılıydı. Anne bir mumu yanan diğer mumla yaktı ve kuma sapladı. Hızlıca dilek tuttuktan sonra birkaç mermer basamağı inerek su şırıltısına doğru yürüdü. İçerisi dışarıya göre hayli serindi, yine de onun büyük adımlarına ayak uydurmaya çabalıyordum. Taş duvarların içinde pervane dönüyor, yaşlı bir kadın uzun saplı bir fırçayla şamdanların ve değerli madenlerin tozunu alıyordu. Genç kız ise meraklı turistlere çeşmenin alınlığında yazanı tercüme ediyordu. Sağımda kalan çeşmenin üstünde küçük plastik su şişeleri ve bağış kutusu duruyordu. Anne, sıradan bir şişeye uzandığında, çeşmenin boyu benden uzundu. Solda ise asıl memba, mavi yeşil ışıklar saçarak şırıldıyordu. Meryem Ana’nın ağzı iki adım uzağımdaydı, gözlerimi ondan alamıyordum ama heyecanım diğerlerini tedirgin etmiş olacak ki donuk bir sessizlik oldu. Orada yüzen üç balıksa, üç ayaklı sevgi, heyecana kapılmama yetti. Dizlerim kırmızı şeride dayanırken, önce elim yasak bölgeyi geçti, görevli uzaklaşmamı istemeden elimi çabuk tutmalıydım, çünkü üçüncü bir şansım olmayacaktı. Âdeta ölüm kalım savaşı verircesine, önce başım çemberden bükülerek diğer tarafa geçti ve o arada bir nokta olduğunu fark ettim, bir sapma noktası, doğruyu kırıp geçti ve ancak o zaman elimde sıkı sıkıya tuttuğum kâğıt Nautilus’u hatırlayabildim. Kâğıt serin suyla buluşur buluşmaz da bana ne olacağını merak etmeyi bıraktım. Tüm bedenim sanki içeri katlandı ve zaman doğru çizgisi olmaktan çıktı.

O ise kaslarını kullanarak suyu içine alıyor ve kabuğundaki odacıklardan aşamalı bir şekilde geçirerek arkadan dışarı itiyordu. Bana alaycı bir kuş gibi, “Hazır mısın, sıkı tutun” diye seslendi.

Odacıklar gaz ve sıvı ile dolup boşaldıkça su içinde yükselip alçalabiliyordu, ama yaşayan bir fosile güvenebilir miydim? Omurilik sıvısıyla dolu bir tüpün içinde yerçekimine meydan okumak düşündüğümden de ilginçti. Bir keresinde de iyice çapalanmama rağmen doğum kanalı denen yerden geçmeyi başarmıştım. Hemşireler, Anne’ye bu aşamadan sonra geri dönüş yok, ıkın diye bağırmıştı ama ben, onun vücut sıvısı içinde kendi varlığımı tuzuyla yoğurmakla meşguldüm. Evet, Anne geçici bedenimi doğurdu, diğeri kendime doğuştu. Zaten hiçbir yaşam kendi doğumuyla başlamaz, hepsi bir öncekinden bayrağı devralır. Bu seferki istikrarlı ve dengeli bir inişti. Göğsüme çöken ağırlığa kısa sürede uyum gösterdim. Omuzlarım birkaç kez kasıldı, sertçe boşaldı, ama şaşırtıcı şekilde paniklememeyi başardım. Bedenim bilmediği bir düzene alışmaya çabalarken yön duygusunu yitirdi, ama artık Anne’den ayrı değildim, ikimiz birdik.

Sanki beni duymuşçasına, “Sert kabuğum bizi yüksek basınçtan koruyor” dedi.

“Yönünü nasıl değiştireceksin” diye sordum, “haritaya göre güneydoğuya dönmeliyiz.”

“Nereye gitmek istersem, gövdemi ve kabuğumu o yöne çeviririm. Sen merak etme, hafifçe gövdemi kıvıracağım, duruşum yönümü belirleyecek.” Öyle de oldu. Deniz yüzeyi yaşanmaz bir çoraklığa dönmüş, geride kalan besin kırıntıları uzun bir yolculuğa yetmeyecek kadar azalmış, su güneşle kavrulurken ışık her şeyi daha da bulanıklaştırmıştı. Yalnızca ışığı ve gölgeyi ayırt edebilen merceksiz gözleri, gittikçe daha derinlere, daha karanlıklara sığınmak zorunda kalmıştı. Bir zamanlar evimiz olan yer artık bize ait değildi.

Yeraltı suları belki de onu Ölüler Diyarı’na ulaştırabilirdi.

“Korkuyor musun” diye sordum.

“Korku, bir diğeri olduğunda gelir” diye karşılık verdi.

Sessizce bir kılcal damardan aşağı dönmeye devam ediyor; kayaların arasına, soğuk tortuların biriktiği çatlaklara süzülüyorduk. Orada, neredeyse duyulamayan bir akıntı vardı. Ne geniş bir dere ne de bir okyanus gibi gürdü. Daha çok hatıra çemberleri gibi genişliyor, tersine dünyadan gelen esrarlı sesle titreşiyordu. Ölümü tanımıyordum, ama Anne merakımı hissetmiş olacak, “Her şeyin bir sırası var, çocuk dediğin topla topaçla oynar, kibritleri bana bırak” demişti. Kayaların arasından süzülen su gittikçe soğuyor, ağırlaşıyor ama ikimizi de taşımaya devam ediyordu. Uzak çağların ayakları başındası, bu ince akıntının içinde yavaşça dönüyor, geri çekilmeyen bir dalga gibi rüya kanallarında süzülüyordu. Burası ne nehir ne de denizdi. Bu, çoğumuz tarafından unutulmuş bir damardı, onu diri tutansa titreyerek göğe tutunan niyet çubuklarıydı.

Binlerce yıl boyunca ayazmanın suyundan içerek, iyileşeceğine inanan yaşayanlar, sanki tek vücut hâlinde, suya “okyanus” olduğunu fısıldıyordu. Anahtar şangırtılarını duyuyor; düş gücüyle hayatla baş ediyordum.

Su, her ne deniyorsa o oldu, Nautilus’un kabuğundaki eski çizikler can suyuyla canlandı ve yumuşakça parladı.

“İnsanlığın spirali kırılıyor” dedi, “yolunuz dışarıya doğru genişledikçe, merkeziniz boşalıyor. Unutma, beni sen çağırdın.”

“Ama ben yüzmeyi bile bilmem” diye itiraz edecek oldum, “şu hâlime bak, sırılsıklamım. Doğrudan aşağı batacağım.”

“Ben yalnızca bir kapıyım, kapılardan biriyim yalnızca. İçeri girip girmeyeceğine sen karar vereceksin, spiral her zaman içeri çağırır. Çünkü en derindeki halkada daima kendinle karşılaşırsın.”

Kum ocakları, suskularımız gibi, durmadan büyüyor, İstanbul’un yedi tepesi dışında bize nefes alacak bir yer bırakmıyordu. Belki kumtutan bitkiler bunu durdurabilir, belki tepelere sığınan dört ayaklılar bizim için şefaat edebilirdi. Ama onlar da bizim gibi, yerlerinden edilmişti, yıpranmış, aç ve susuzdu. Üstelik mezarda ölüm, sokakta ölüm, evde ölüm, düşlerde ölüm vardı. Sokaklar güneşseverlerin olsun, her şey ama her şey onların olsun diye hayır duasını dilinden düşürmeyen Anne, güneşlikleri sımsıkı örttü, zaten ahbaplarıyla da yokuş yüzünden ayrı düşmüştü. Her şey insanın ayağına kadar geliyor, dese de, ne dostluk ne de komşuluk alışveriş sepetine konuyordu. Kum ocakları büyüdükçe onlarla beslenen oburlar semiriyor, semirdikçe devleşiyor, evlerimize göz dikiyordu. Göz dikmeyi geçtim, evlerimizi öldürüyordu. Şehri bir somun ekmek gibi dilim dilim kesiyorlar; üstten aşağı ve yatay, sonra devasa çukurlar açıyorlardı. Hava zehir kusuyordu, her yer şantiye alanından farksızdı. Evimizin üstünden eski kumaşını yırtıp tek kullanımlık bir gövde dikmek istiyorlardı, onu da öldüreceklerdi. Böyle deyince Anne bana doğrucu Davut diyordu. Bizi, kent sakinlerini; dört ayaklı, gövdeli, gövdesiz, sürüngen, tomurcuklu ve diğerlerini kentin dışına yollamaktı tüm istedikleri. Yeni tepeler yapıp satıyorlar, sanki gücümüz yetecekmiş gibi billboard’ları boydan boyan afişlerle dolduruyorlardı. Oysa onları alabilecek olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Hani söz vermiştiniz, hani kesmeyecektiniz, hani koruyacaktınız; Hanigiller’in yerlilere has sabrı tükeniyordu.

Hantal bagajımı bırakmak istemesem de beni dibe çekiyordu, hâlbuki daha yeni unutkanlıktan çekip çıkarılmıştım. Her anı bir çember gibi, ama bazıları daha kusurlu; bir sığınaktan öteki yarığa balıklama daldım. Birinde ağustos böceklerini duydum, Anne atletinin üstüne sütyen takıyordu, sıcaktan derisi pişik olmuştu. İlk asansörler gibi Büyük Yukarı’ya değil, beni çağıran Büyük Aşağı’ya iniyorduk.

Birinde Anne’nin babası hayvanın derisini yüzüyordu, “O gönüllü bu işe” demişti, “gözlerini kaçırmayı bırak. O, ölümü taşıyacak ki sen yaşayasın.”

Eskiden onu severdim, ama Anne, bir yılanın ona yalan söylediğinden bahsetti. O artık başka bir dil konuşamıyordu. Yalan söyleyen yılansa arkasında ölü derisini bırakmıştı.

“İncinebilir olmaya gönüllü müsün” diye sordu ses. “Senin olmayan utanca izin ver, izin ver ki içinden geçip gitsin. Yoksa bir bakmışsın sen de kapalı kutu oluvermişsin.”

“Bunu düşüneceğim” dedim, “soyumda yeni bir şey.”

*

Benden sonra, Anne, durgun su mu olurdu yoksa yükselen bir dalga mı? Yine de, karanlık katmanların içinde, suyun basıncı ve onun sarmalayışı aynı tadı veriyordu. Artık bedenimin nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorsam, muhakkak ki yeniden tek vücut hâline gelmiştik. Nautilus’un dokunaçları akıntıyla hafifçe titreşiyor ve yumuşak lifleri bana yüzme sanatını öğretiyordu. O odacığın içinde, kendi cılız kalp atışımın yankısını işittim. O birkaç saniye içinde, kurtuluşun sevinçli haberi aklımdan geçti. Neydi sahi, bu bir bulgur tanesi hakkındaydı hem de değildi. Buğday tanesi yere düşüp ölmezse yalnız kalır, ölürse çok mahsul verirdi. İyiden iyiye ne olmadığımı kestiriyordum da, bu da bana ölüm dirim hususunda az buçuk fikir veriyordu. Ne canavar ne yılan, ne kurban kız ne de bir buğday tanesiydim; ben yalnızca kendi yolunu kendi bulan, kendi kendine yeten bir büyücü olabilirdim. Bir iç denize mi düştüm, nedir bu hiç kesilmeyen denizin uğultusu? Dalgalar ışıkla rengarenk çemberler oluşturuyor, daha yukarıda bir yel, yüzeyi durmadan bulanıklaştırıyordu, yine de göz bağım çözüldü ve yukarıda olup biteni daha net görebildim. Onun varlığı bana okuduğum bir dizeyi hatırlattı.

Hepimiz küçük bir suyuz.

Ancak bir an sonra, kendimi bir su gözesinde batar hâlde buldum, herhâlde vurgun yememek için güvenlik durağında bekliyordum. Kanımdaki kabarcıklar giderek büyüyordu ve su yüzeyine çıkmak için müthiş bir arzu duyuyordum ki o beklememi telkin etti. Yalnızca önümü görebiliyordum, ama yukarılarda pırıl pırıl bir günün ışıltıları kırpışıyordu. Bir esinti deliğinin önündeydim, elimi uzatsam ona dokunabilir, ağzını elimle yırtabilirdim. Ama o anda bir endişeden öbürüne dalan denizaltım hareket etti ve sular yeniden bulandı.

Bu kez kumların hafifçe havalandığı deniz tabanına demirledik. Buzlu cam açıldı ve sonunda kuma adım attım. Okyanus dibinde yaşam vardı. Ancak ilk gördüklerim iki adet kalem pille plastik poşetlerdi. İnsanlar bir yerden bir yere yürüyordu, sanki hepimiz bir terminalin girişindeydik. Onlarca insan, oradan buraya hareket ediyordu. Burası yukarıdan çok farklı, yapay bir ışık kaynağıyla aydınlanıyordu. Bir grup insan gördüm, tek sıra hâlinde yürüyorlardı. Kırmızı beyaz çizgili pijama giymişlerdi ve önlerinde şefleri vardı.

Şef, “İleride ayakkabı dağıtılıyor” diye seslendi.

Bu, insanların ellerindeki tek tip alışveriş poşetlerini açıklıyordu. Uzun bir yolculuktan henüz gelmiştim ve sıkışmıştım. Biraz ileri yürüyüp etrafa bakındım, o zaman bir yapının içinde olduğumu anladım. Yapının sonunda küçük, kutu gibi hücrelere çekirdek aileler doluşmuştu. Onlardan birinde, camın ardında bir çocuk, sanki ne aradığımı anlamış gibi üst kata çıkan basamakları işaret etti, kadın da çocuğun omuzlarından tutuyordu. Basamaklar zifiri karanlıktı. Deniz tabanında olmama rağmen bir kat yukarı çıkmaya korktum.

Gerisingeri döndüğümde, Nautilus’un gittiğini hatırladım. Karaya ayak bastığımda bana, “Buradan öteye bir adım atarsam nefessiz kalırım” demişti, “kendi ağırlığımı taşıyamam, kurur, ölürüm.” Sonra da denizde yolunu tutup kayıp gitmişti.

Bunun üzerine ben de, bir örtünün altından ileri geri geçer gibi, başımı buzlu cam çemberden dışarı uzatmıştım. Sporlarım ayağımda yoktu, okyanusun uğultusunu ise kanıksamıştım. Bir yerlerden kalem cızırtıları geliyordu yalnızca. Sanki dünyanın ücra bir köşesinde, bir araştırma laboratuvarındaydım. Araştırmacılar oradan buraya hareket ediyordu. Bu kez üstlerinde mavi beyaz çizgili pijamalar vardı. Ben de koridorun sonuna kadar isteksiz adımlarla ilerledim, o anda çantamdaki fener aklıma geldi, onu çıkarıp yaktım. Bir geçidin önündeydim ve ancak ipimi sarkıtarak aşağı inebilirdim. Ayağımın altındaki kara parçası ıslak ve kaygandı, hava ise serin ve kuru. Dar geçidi, alçak tünelleri ve uzun koridorları santim santim dört ayak sürünerek geçtim. Büyük bir salona vardığımda mağaranın çıkıntılarına çizilmiş hayvan resimlerini gördüm, omuzlarımdan daha geniş olmayan geçidi, yine midemin üstünde sürünerek geçtim, toprağa dikili kadın heykelcikleri bu bölmedeydi. Onların huzurunda karanlıktan güvenle geçtim, sanki mağarayı terk edenler geçidi heykellere emanet etmişti. Bazı kısımlarda yüzüm yere değiyor, nefes almakta zorlanıyordum ama geri dönemezdim. Birkaç kez basık tavana başımı vurdum, bir süre baygın yattım ama çok geçmeden başka bir alana eriştim.

Kapıtutan, “Yolda neler gördün” diye seslendi.

“Dolap gibi nişlerde tutulan kaval kemiklerini, kafataslarını, baltaları gördüm” dedim. Sonra bir çırpıda boyalı odada gördüğüm balığı, kuşu, yılanı saydım, ama görevli tatmin olmamış gibi bana bakmayı sürdürdü. “Ateşi gördüm” diye ekledim. “Lütfen evi aç, yalnız gireceğim.”

Bu kez, “Gördüğün her şeyi sevindirdin mi” diye sordu.

“Gemi kalıntılarını gördüm ve onu sevindirdim. Sandalet izlerini gördüm ve onu sevindirdim. Yıkık sütunları, kırık putları gördüm ve onları sevindirdim. Melek kanatlarını gördüm ve onu sevindirdim. Kumaş parçalarına sarılı ölü balıkları gördüm ve onu sevindirdim” diye bir solukta cevap verdim. O kadar dolmuştum ki sabretseydim, belki de şaşılacak şeyler görecektim.

“O hâlde Hel sakinlerinin evine hoş geldin” dedi ve eğildi. O anda döşeme tahtası gıcırdadı. Dev meşe kapının küçük kanadı açıldı ve kedi girişi gibi bir geçitten geçtim.

“Neden buraya geldin” diye sordu Kapıtutan.

Önce başımdaki feneri aldı, diğer kapıda ise ipimi. Bana durmadan “Sakin ol” diyordu, “Büyük Aşağı’nın âdetleri böyle.” Yedinci kapıya vardığımda, bagajımdaki tüm yüklerden kurtulmuştum.

Burada diğer ses, “Neden kuytulara çekildin” diye tekrarladı.

Bu soruya verecek bir cevabım yoktu.

Biraz durdu, hazır olup olmadığımı soruşturdu belki de, bekleyişi sanki üç asır sürdü. “Bir çiçeğin kokusu nasıldır” diye sorduğunda, yanındaki omuzlarını çaresizce kaldırıp, belirsiz bir bakış attı.

Okul gezisini hatırladım, akabinde tuzlu havayı ve kokuyu duyumsadım. Hiç çiçek koklamamış birine, bunu nasıl anlatabilirdim?

Kendime gelmeye başladığımda, ölüm sularını geçip eve varmıştım. Anne beni küvete sokmuş, suyun içinde vücudumu ovuyor, beni yeniden dünyaya getiriyordu. Ağzımda acı bir tat vardı, doğrulup tükürdüm. Boş su bidonları ve buz kalıpları etrafa saçılmıştı. Dalgalar çekilirken, geride bir sezgi bırakıyordu. Bazı bitkiler nasıl aşağı doğru büyüyorsa ben de öyle köklenebilirdim. Aşağıda, derinlerde, tatlı su hepimize yeterdi.

Yeniden suyun içine atladığında yeraltı tutucuları başlarını eğdiler, orada dikenli bir bitki vardı. Ateşböceklerinin aydınlattığı, alçalan taş bir orman tabanında, ağaçların köklerinde cırtlak kuşlar ötüşüyordu. Dikenlerine aldırmadan onu sulardan çıkardım. Gözyaşlarım dağıldı, denizle birleşip büyümeye başladım.

Hayat doğmadan önce başladıysa, ölümümden çok sonra sona ereceğini biliyordum. Artık varoluşum ne nihai bir yaşam ne de sonlu bir ölümdü; hafıza ise ağaçların kesilen dallarında açmaya devam eden sürgünlerdi.