TR
EN
Spekülatif Kurgular
Sulak Alanlar
Su Gibi
Sümüklü Deniz Seferleri
İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası
Spekülatif Kurgular
Io’nun Suyu
Merve Duran

Ön Okuma Notu: “Io’nun Suyu”, mitolojik bir sürgün hikâyesini İstanbul’un kıyı hafızasıyla birleştirerek, kent suçları ve kıyı gaspını suyun öfkesiyle anlatan spekülatif bir kurgu. Metnin akışının bana verdiği duyguyla hazırladığım, okuyucuya ister metinle birlikte ister bağımsız olarak eşlik edebilecek müzik listesine bu bağlantıdan erişilebilir.

Benim adım Io. Bir zamanlar Argos topraklarında özgürce dolaşan bir kadındım. Ta ki Zeus’un arzusunun hedefi olana dek... O an, tanrıların babasının gazabıyla kaderim yeniden yazıldı. Rızasızca üzerime çöken arzu varlığımı ezerken, Hera’nın kıskançlığı da ruhumu ve bedenimi yaraladı. Zeus’un suçu bana yüklendi: Hera’nın öfkesi karşısında bir inek bedenine hapsedildim, başıma ise amansız bir at sineği musallat edildi. Yaşadıklarımın acısı yetmezmiş gibi, Zeus’un utancını da benim taşımam beklendi. Mitler beni kimi zaman baştan çıkarıcı, kimi zaman kurban olarak yazdı. Hikâyemin sonunda ise hep ve yalnızca kaçış vardı.

Kaçtım. Bu kaçışın izleri kıtaları aştı. Çileli sürgün yollarım, nehirlerin, denizlerin ve boğazların coğrafyasına işlendi. Öfkem ve gözyaşlarım birbirine karışıp dev su kütlelerine dönüştü, sonra ben onlara karıştım. Bu dönüşüm benimle sınırlı değildi; bana biçilen ceza da suyun içinde çözülüyordu. İnsanla hayvan arasına çekilen çizginin tuzda eridiğini göremediler. İnek bedenim, karaya saplanmış ağır bir prangaydı; su bu prangayı kırdı. Boynuzlarım dalganın içinde çözüldü; bedenim yosunla, nefesim buharla bir oldu. Tüm sınırlar tuzda dağıldı. Onların cezası, benim için bir çözülmeye dönüştü. Geriye yalnızca akan bir bilinç kaldı.

Cezalandırıldığımda su benimle konuştu. Her damla bir hatırlama biçimiydi. Her tuz tanesi işlenmiş suçun kaydına dönüştü. Zeus’un eli bir erkeğin hakkıymış gibi bana uzandığında ve Hera’nın bakışı Zeus yerine beni suçladığında, kafamda vızıldayan sinek artık işkence olmaktan çıkıp hatırlamanın sesi olmuştu. “Unutma” diyordu durmadan. Hikâyem tarihe not düşülürken, su başka bir defter açtı: Bedenimi ve hafızamdaki yara izlerini öfkenin mürekkebiyle kaydetti.

Hera’nın gözünde suç bana aitti. Oysa biz gücün karşısında dekordan farksızdık. Yaranın taşıyıcısını cezalandırmak, erkek meclislerinin en eski ritüeliydi: Kadının öfkesini erkeğin şiddetinden ayırıp onu bir başka kadının yüzüne sürmek. Hera da prangaya vurulmuştu; payına düşen, bana dayatılan arzunun yıkımını cezalandırmaktı. Öfkesi bana yöneldi ama aslında ikimiz de aynı halkanın parçalarıydık. O da benim gibi, erkeklerin kurduğu düzenin içine sıkıştırılmıştı; bana ceza keserken aslında kendi esaretini daha da derinleştiriyordu. Bu egemenlik ona da hükmediyordu.

Bedenim yorgunluk ve kederle her parçalandığında su beni toparladı. Bir dalga gitti, bir diğeri geldi. Su, tuz, yosun ve girdapla bir zırh gibi vücuduma sarıldı. Adım Io’ydu, ama artık bir ismin sınırından taşarak aktım. Karada ezilen bir bedenken, suda sınırları bozan bir öfkeye dönüştüm. Ne insan, ne hayvan, ne tanrıça... Hepsi ve hiçbiri. Akıp giderken yeni bir güç kazandım: Su ile bir oldum.

***

Akıntı beni sürükledi. İşte Boğaz; iki kıtayı ayıran ve birleştiren o kesik. Tıpkı ruhum gibi: Utançla parçalanmış ama öfkemle yeniden birleşip dirilmiş. Adı bile benim yaralarımdan alınmıştı: Bosphorus, yani “inek geçidi”. Bedenimin hayvana çevrilişi yeryüzüne mühürlenmişti sanki.

Suyun içinde süzülürken parıldayan şeffaf gövdeler gördüm: Denizanaları, namıdiğer medusalar. Tuzlu karanlıkta salınıyor, saydam etekleriyle nefes alır gibi açılıp kapanıyorlardı. Kimi zaman bir lamba gibi ışıldayıp sönüyor, kimi zaman saçlarını savuran bir kadının başı gibi titriyorlardı. Onlara bakarken yalnız olmadığımı anladım. İsimleri de bir kadının lanetinden geliyordu: Medusa’nın yılan saçlı başından. Kadınların acıları coğrafyanın ve canlıların varlığına kazınmıştı. Onların salınışında bir direniş gördüm. Medusalar suyun içinde bana yol gösteriyor, başlarını eğmiyor, akıntıya karşı kendi ritimleriyle ilerliyorlardı.

Akışla birlikte zamanın katmanları da açıldı. Bana verilen rota İstanbul’un Haliç’ine uzanıyordu. Altın Boynuz... Adını biçiminden alıyordu, benim hikâyemdeyse cezanın bir iziydi. Yolculuk boyunca sinek kulağımda hiç susmadı; durmadan “unutma” dedi. Denizlerin hafızasıyla buraya defalarca döndüm: Dünden bugüne surların ve tersanelerin, rıhtımların ve barikatların kentine. Zeus’un bana dayattığı boyunduruk, Hera’nın bana kestiği ceza, hepsi burada: Bizans’ın surlarında, Osmanlı’nın tersanelerinde, bugünün vitrin kulelerinde sürüyordu. Mit, tarihe karışmadı; şehrin kıyılarında başka adlarla yeniden doğdu.

Kıyılar boyunca ilerledim; zaman suyun yüzünde kırılıp çoğaldı. Boğaz boyunca akarken izledim: Surların gölgeleri kıyıyı kesiyor; kalelerin top ağızları suya doğrultuluyordu. Gemiler geçerken hem bir geçit hem de bir kuşatma oluyordu. Boğaz, tarihin her döneminde akışın bedeliyle doldu.

Zaman kat kat açılıyordu; başı ve sonu olmayan sulardan geçtim. Boğaz’ın ve Haliç’in türlü hâlini izledim. Bizans kıyılarında surlar denize kapanmıştı; işçinin, çocuğun, kadının suya yaklaşmasını engelleyen taş bloklardı bunlar. Halkın erişimi kısıtlanmış, su yalnızca imparatorun gözlerine ait kılınmıştı. Osmanlı’nın tersaneleri koca gövdeler doğuran rahimlerdi; savaşın ve ticaretin mekânı. İşçilerin alın teriyle yükselen gemiler suya indirilirken, aynı suya halk yaklaşamadı. Sonraları bacaların karası kıyıyı örttü; fabrika duvarları kıyıya karabasan gibi çöktü.

Bugün, bir zamanlar gemilerin doğduğu rahim boşaltıldı; yerine vitrinler yerleştirildi. O rahim artık savaş ve ticaret gemileri yerine markaların etiketlerini, alışveriş torbalarını doğuruyor. Çekiç seslerinin yerini plastik poşetlerin hışırtısı aldı. Bir zamanlar bedenleri çalıştıran tersane, şimdi arzuları tüketen bir sahneye çevrildi. Bir başka kıyıda kruvaziyerlerin kara gövdeleri ufku kapatıyor, yüzen kaleler gibi şehri kuşatıyorlar. Şatafatlı otel cepheleri suyu halkın gözünden, bedeninden, nefesinden esirgiyor.

Adı konmasa da hep aynıydı: Kıyı her çağda bağlanıp kapatıldı, ama halka hiç bırakılmadı. Dün surlarla kapatıldı, sonra tersanelerle kuşatıldı, bugünse cam ve çelik kulelerin gölgesinde kaldı. Tanrılar sustu, krallar ve sultanlar çekildi, ama kıyı hep aynı ellerde kaldı.

Sinek kulağımda: “Unutma.”
Su usulca fısıldadı: “Yık.”

***

Bir gece, kıyıya vuran dalgada Hera’nın yüzü belirdi. Öfkeli değil, tuhaf biçimde yorgundu. “Ben,” dedi, “bana öğretilenleri yineledim. Suç yine kadının tenine işlendi, erkekliğin payı da saklandı. Bana böyle belletip bildikleri gibi konuşturdular.” O an daha iyi anladım: İktidarın sahne düzeni, Hera’yı da bu rolün içine hapsetmişti. Zeus’un gölgesi altında o yalnızca cezalandırıcıydı. Yara paylaşıldı, ama izi hep bende kaldı. Ona su verdim; dudaklarına tuz değdi. “Artık başka türlü hatırlayacağım,” dedim. “Öfkemiz birleşecek.” Hera fısıldadı: “Unutmayacağım; yanlış yerde büyüttüğüm öfkeyi doğru tarafa çevireceğim.”

Hera’nın sesi tuzda eriyip giderken, sabah kendimi rıhtımın kenarında buldum. Önümde bir cam duvar yükseliyordu. Denize ulaşmak bile, demir turnikelerin kollarıyla sarılmış bir kontrol hattından geçmeye bağlıydı. Deniz hâlâ aynıydı, ama bana gösterilen yalnızca bir vitrin manzarasıydı. Herkesin nefes alabileceği yerde şimdi sessiz bir yasak vardı: “Seyret ama yaklaşma.”

Suyun üstünde bir gemi oturuyordu. Gövdesi gökyüzünü kapatıyor, bacasından çıkan dumanla şehrin nefesini boğuyordu. Bir zamanlar hep birlikte seyredilen manzara şimdi yalnızca seçkinlere açılmıştı. Gemi, halkın gözünden ufku çalan bir kara gölgeye dönüşmüştü. Arka planda yükselen plazalar boş birer kabuk gibiydi; içinde yalnızca vitrin ışıkları vardı. Sahil hattı alışveriş, seyahat ve lüks tüketimin üçgenine hapsedilmişti. Çocuk kahkahaları, kadınların dalgaya karışan sesleri, köpeklerin havlamaları çoktan susturulmuştu. Rüzgâr bile bu mekâna giremiyor; klima kanallarında steril bir esintiye çevriliyordu.

O an karar verdim: İntikam alacağım; su gibi. Yavaş, sabırlı, çatlaklardan sızarak; zamanı geldiğinde her şeyi boğarak. Şehir uyurken tuzu çağırdım. Cam, kırılgan bir oyuncak gibi çatladı. Tuz, ince bir çizikten ağ gibi yayıldı. Vitrinlerdeki ışık denize kaçmak istedi ama delinmiş bir keseden sızar gibi her yere saçıldı.

Kruvaziyerin gövdesi ağırlaştı; yılların kibri suda çözüldü. Metal inledi; kara duman suya gömüldü. Gemi batarken kıyı nefes aldı; dalgalar hatırlamanın sesiyle kıyıya vurdu. Taşların altındaki sırlar açığa çıktı: Yeni vitrinler, eski emeğin taşları üzerinde yükselmişti.

Beton yosunu küçümsemişti; ama yosun bekledi, taşın damarlarına sızdı. Çatlaklardan çıkan yosunlu sabır, işçilerin ellerinden miras kalmıştı. Rıhtım taşlarından sızan su, turnikeleri ıslattı; zincirler gevşedi, bedenler özgürleşti.

İlk adımı bir çocuk attı. Küçük ayağı suya değdi; ardından kadınlar geldi. Ayak bileklerinde güneş yanıkları, eteklerinde tuz lekeleri vardı. Yaşlılar bastonlarını suya daldırdı; halkalar büyüdü. Avuçlar taşlara değdiğinde, taş parfüm ve ter kokusunu hatırladı. Şehir suyla yeniden tanıştı.

Su haykırdı: “Hangi sınır dalgayı durdurabilir?”

***

O gün kent bir olup konuştu. Taş çatladı; sustuğu yüzyılların sesi kırıklarından sızdı. Pas çekiç seslerine karşı çürümeyle yanıt verdi. Martılar göğü yardı; kadınlar nefesini suya bıraktı. Sınırlar eridi, öfke umutla büyüdü.

Herkes ve her şey birleşti. Tek bir dalga oldu: Taşın çatlağında, yosunun sabrında, pasın kokusunda, sineğin inadında, martının çığlığında ve kadının nefesinde.

Ben artık yalnız değildim. Birlikte intikam alabilirdik. Suyun öfkesi bizim ortak dilimizdi.

Çatlaklar da belki beklenmedikleri için güzeldi. Ayrıcalıklı adımlar için yapılmış iskele kalabalıkla çöktü. Kule kıyıya gölgesini serdi; su kabul etmedi, kuleyi yuttu. Bir binanın üstündeki harfler tuzla söküldü. Bir taşın üstündeki sahiplik iddiası hiç bu kadar boş ve anlamsız görünmemişti.

Zaman yeniden kırıldı: Bizans’ın, tersanenin ve bugünün suyu aynı anda kıyıya çarptı. Her dönemden işgal aynı noktada buluştu: İmparatorun suru, sultanın tersanesi, fabrikanın bacası, bugünün vitrin kuleleri tek bir dalgada yıkıldı.

Sinek yine kulağımdaydı. Eskisi gibi acıtmıyor, yalnızca fısıldıyordu: “Unutma.” Her dalga o sesi çoğaltıyor, her soluk daha da keskinleştiriyordu.

Gece indiğinde, şehir nihayet denizin sesine yer açtı. Kıyıya diz çöktüm; ama bu kez Io olarak değil, su olarak. Dizlerim akıntıya karıştı; taşın soğukluğu yerine dalganın izi kaldı. Uzakta, artık gökyüzünü yutmayan bir gölge, parıltısını geceye bıraktı. Bir başka kıyıda, bir zamanlar göğsünde gemi büyüten mekân şimdi pas ve tuz kokuyordu.

Şehir bir an sustu ve nefesi kesildi.

Sabahın ilk ışığında kıyının taşları tuzla kabardı. Hiçbir levha yoktu; dalga kendi alfabesiyle yazdı.

Ben artık suyla bir olmuş bedenimde özgürlüğün karıncalanmasını hissedebiliyordum. Kıyı halkın nefesini geri istiyor. Turnikeler paslanıp çürüyor. Yosun çatlaklara yürüyor. Akış artık aynı zamanda yeni bir yıkım biçimiydi. Hepsi suya yazıldı. Acele etmeden okudum. Her dalga bir heceydi, her yosun ipliği bir satır, her pas lekesi bir mühür. Kıyı, özgürlüğünü geri aldı.

Hera yanıma geldi. Saçları tuzla ağırlaşmış, bakışı öfkeyle keskinleşmişti. O an sessizce anlaştık: Öfkemiz artık bizi ezenlere yönelmişti. Su bizi yoldaş kılmakla kalmayacak, düşmanlarımızı da boğacaktı. Üzerinden yüzyıllık ritüellerin pası döküldü.

Sinek vızıldadı; bu kez bir kahkaha gibiydi: “Unutma, unutmak öldürür.”

Ben Io. Artık mitlerin kenarına sürülmüş bir kurban değilim. Adım, suyun intikamı; hatırlayan, parçalayan, yutan.

Şehirde bir çocuk ayağını suya sokarken, bir kadın eteğini dizlerine toplarken, bir yaşlı bastonunu suya daldırırken, bir işçi avucunu taşlara dayarken ve kuşlar neşeyle suya hücum ederken, her seferinde içimden aynı düşünce geçiyor: Kıyılar halka geri döndü çünkü gasp edenler silindi.

Şehir nihayet kendi sesine kulak verdiğinde, geriye yalnızca huzurlu bir sessizlik kaldı. Biliyorum: Bir gün dalgaların sesi yine kısılabilir. İktidar olanlar, surları yeniden örebilir; kıyıları yeniden zincire vurabilir. O yüzden intikam bir sondan ziyade sürekli bir akıştır.

Eğer işgalci gürültü, siren, ilan ve sloganlar kıyıyı tekrar bastırıp suyu susturmaya çalışırsa, o gün geldiğinde kulağınızda bir çığlık kalacak. Sinek yine vızıldayacak: “Unutma.”

Derken ayağınızın altında şiddetli bir yankı ile su haykıracak: “Hatırla. Çatlaklardan sız ve yık.”

Kıyı artık kimseye ait değil. Dalgalar özgürce dans edebilir. Yalnızca özgürlüğü hatırla ve ellerini haksızca uzatanları birlikte yut.

Ben Io; suyun öfkesi, Zeus’un ve tüm erkekliğin iktidarını boğan çığlık.