Her zaman olduğumuz dünyanın ötesi vardı, insanın ötesi vardı ve dünyalar yaratmak mümkündü. Bana bunu en güzel su hatırlatır. Su yavaş ya da hızlı, büyükçe ya da küçükçe, alttan ya da üstten, gizli ya da bariz, türlü materyal formlarda dünyayı kaç milyar yıldır yeniden inşa ediyorsa, bir o kadar da yeniden şekilleniyor. Kendine öyle ya da böyle yeni yollar bulan su, insan zihninde en akışkan yeri buluyor; insan bedenini de çekip çevirip diğer dünyalara taşırıyor. Suyun içimi ferahlatan en büyük mirası akışkanlığında.
Türlü oluşumlara yeniden şekil verme, türlü oluşumların ona şekil vermesine müsaade etme, yeniden düşünme fikri verme... Su, bu anlamda dünyalar yaratmaya hevesli bedenime küçücük bir oyuktan akarak yol yaptı, “içime su serpti”. Suyun bunu hatırlatışından yola çıkarak hem şekil veriyorum hem de şekil alıyorum. Suyun akışkanlığında bulduğum o yeniden şekillenme gücü, şimdi başka türlü dünyaları hayal etmenin, onları dile getirmenin aracı oluyor.

Antroposen’in bize ayna tuttuğu, insan-merkezci mitlerin ve ikiliklerin kalın çizgileriyle şekillenmiş bir dünyadır. Doğa ile kültürün ayrıldığı, insanla insan-dışının hiyerarşik dizildiği bir hikâyenin adı. Ama o hikâye artık yerinden ediliyor, çünkü son zamanlarda yapılan birçok çalışma, insan istisnacılığını sorgulayan başka bir dünya-kurma anlatıyor. Bu dünya birlikte-oluşun ve çoğul varoluşların dünyasını kurguluyor.
Yüzyıllar boyunca, insan olmayan her tür—ya da sistem için yeteri kadar insan sayılmayan her insan—“öteki” olarak işaretlendi, incelendi, kategorilere ayrıldı, nesneleştirildi. Bu ötekilik inşası, kimi zaman toplumsal cinsiyet çalışmalarının, kimi zaman çevresel beşerî bilimlerin kalbine oturdu. Greta Gaard’ın söylediği gibi ataerkil bakış, özne ile öteki arasında keskin duvarlar ördü: “Ötekileri” ya kadınlaştırdı ya hayvanlaştırdı; onları tabi kılmayı “doğal” gösterdi.1
Ekofeminizm ise bana bambaşka bir kapı açıyor. İnsanla insan-ötesi arasındaki görünmez bağları görünür kılıyor; bağlantısallığın, karşılıklı bağımlılığın, iç içe geçişlerin kopmaz dokularına işaret ediyor. Ekofeminizmin en güçlü mirası bu bağlantısallığı baskı sistemlerine de uygulamasında yatıyor. Irk, toplumsal cinsiyet ve sınıf temelli eşitsizliklerin yükünü taşıyanlar çevresel krizlerden çok daha derin yaralar alıyorlar, çünkü tahakküm yapıları aynı kökten besleniyor; doğayı “fethetme” mantığı, bedenleri, ideolojileri ve toplulukları “tabi kılma” mantığıyla el ele yürüyor. Bu yüzden de adalet arayışı ekolojiden ayrı düşünülemez.
Ekofeminist düşünce tam bu noktada, kadınların tarihsel deneyimlerinden ve yerli halkların aktardığı bilgeliğin içinden süzülen eleştirel bir bakışla bu eşitsizliklerin, hiyerarşilerin ve bilgi üretme yöntemlerinin sorgulanması gerektiğini hatırlatır. Kabul görülmüşün “dışında” bırakılan bilgi biçimlerinin çevresel düşünceye yaptığı katkılar çoğu zaman geri planda kalsa da, ekofeminizm bu birikimin göz ardı edilmemesinin hem teorik hem de etik düzeyde ne kadar hayati olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bu bağların farkına vardıkça insan–doğa ikiliği çatırdıyor; aralardan sular akıyor ve insanın yaptığı her eylemin yalnızca çevreyi değil, birbirimizi de dönüştürdüğü gerçeği bütün ağırlığıyla ortaya çıkıyor.

Tam burada ekofeminizme sırtımı yaslayarak “çoktürlü çalışmalar”2 ile tanışıyorum. Bu bağlantısallık düşüncesi çoktürlü çalışmalarda tekrar bir zemin buluyor. Hayvanların, bitkilerin, mantarların, mikroorganizmaların insan hikâyesinin arka planı değil; kendi özne oluşlarıyla bu dünyanın kurucu unsurları olduğu anlaşılıyor. Bu sayede insan, hayvan, bitki ve daha niceleri arasındaki akışkan bağlar yeniden tanınıyor ve değer buluyor. Bu tanım ile insan tekil merkez olmaktan çıkıp çoğul ilişkilerin bir düğümüne dönüşüyor. Birlikte var olan, birlikte dönüşen, başka türlü dünyaların ihtimali daha da derinleşiyor.

Chthulucene, tam da bu başka türlü dünyalara açılan bir eşik. Antroposen’in meşhur kıyamet anlatılarının karşısına, “henüz bitmemiş bir dünya” ihtimalini koyuyor. Donna Haraway’in söylediği gibi, gökyüzü henüz düşmedi; hâlâ çoğul varoluşların, birlikte-oluşların hikâyeleri örülmekte. Chthulucene, insanı merkeze alan çizgileri silikleştiriyor; yerine insanla hayvanın, bitkiyle mantarın, teknolojiyle toprağın iç içe geçtiği bir dokuya işaret ediyor.3
Antroposen’in tehditkâr ve karamsar hikâyelerinin aksine, Chthulucene ortak yaşamı, topraktan suyu çekip birlikte yeşermeyi mümkün kılıyor. İnsan ile insan-ötesi arasındaki ilişkiler artık bir tahakküm değil; karşılıklı bir dönüşüm, bir yan yana var olma pratiğine dayanıyor. Ekofeminizmin çok önceden sezdiği gibi, hiçbir varlık tek başına değil; her biri diğerinin nefesiyle, suyuyla ayakta.
Haraway, “başka türlü olabilme” ihtimalini önümüze usulca bırakıyor. Bu aynı zamanda, çoktürler ve ötekilerle yan yana gelmenin; adaleti sadece insanlar için değil, tüm yeryüzü varlıkları için kurmanın ihtimaline göz kırpan bir varoluş biçimi öneriyor. Chthulucene’in en güçlü tarafı ise insanı biricik özne tahtından indirip, canlılar arası bağların bir düğümüne dönüştürmesidir. Böylece yalnızca doğa değil, biz de dönüşüyoruz ve birlikte hayatta kalınan dünyalar mümkün oluyor.
Yerli halkların bilgeliğinin, ekofeminizmin, posthümanizmin, Antroposen’de üretilen çoktürlü çalışmaların, dünyadaki yerimi sorgulatan her perspektifin süzgecinden geçiyorum. İnsan ve insan-ötesi varlıkların ilişkisine yapılan devrimler, yaratılan dünyalar beni kıpır kıpır yapıyor.

Çoktürlü ekofeminist bir bakış, insan ile insan-ötesi arasına çizilen sert sınırları gevşetiyor. Çünkü başka türlerin de özne olduğunu kabul etmek, bizi doğaya hükmeden değil, onunla birlikte yaşayan bir varlık olmaya çağırıyor. Bu çağrı, sorumluluk anlayışımızı da kökten dönüştürmeyi gerektiriyor. Sorumluluk artık insanın karar ve eylemlerine bağlı olmanın ötesinde, türlerarası ilişkilerin içinden doğan bir akış hâline geliyor.
Van Dooren ve Rose’un geliştirdiği “etnografik hikâye anlatıcılığı” (ethnographic storytelling), anlatının tanıklıkla birleştiği bir yöntem olarak tam da bu akışın içinde konumlanıyor. Anlatı, her varlığın verdiği yanıtı işitmeye, o yanıtlarla birlikte yeni dünyalar kurmaya davet ediyor. Burada kullandıkları kelime, “response-ability”, yanıt verebilirliğin yanı sıra her sesin ve her nefesin dünyayı yeniden örmesine alan açan bir duyarlılığı imliyor. Yani sorumlulukla iç içe geçmiş bir yanıt verebilme kapasitesi olarak tanımlanıyor. Böylece sorumluluk, insanın merkezde olduğu tek yönlü bir yükümlülük olmaktan çıkıyor; karşılıklı bir “yan yana olma” pratiğine dönüşüyor.4
Yine Van Dooren ve Rose’un belirttiği gibi, anlatı kurmak da bir tanık olma sanatıdır. Başka türlerle paylaştığımız bu yaşama kulak vermek, deneyimi dile getirmek ve böylece o yaşamı başkalarının da hissedebileceği şekilde açmaktır. Tanıklık, edilgin bir konumdan ziyade başkalarını da tanıklığa çağıran, yan yana oluşun dünyasına dâhil eden etkin bir eylem olarak tanımlandığında her anlatı, yanıt verme kapasitesini büyüten bir köprü hâline geliyor.5

Bu pratiği çevreyi gözlemlediğim her an kullanıyorum ve kendimi bir tür tanıklık hâlinin içinde buluyorum. Bu tanık-olmalarımdan çıkan sesleri, dokuları ve imgeleri yeniden kuran bağlantılar arıyorum. Yıllarca oyulmuş taşları, üstünden yollar bulduğum dağları, usulca akan nehri, su içen koyunu, önümden hızla geçen keçileri, kanatlarının genişliğini ilk kez fark ettiğim leyleği, kırmızıya çalan kahverengi tüyleriyle iki bacağı üzerinde zıplayan o küçücük tavşanı, sporlarını etrafa savuran puf mantarını ve zihnimde beliren diğer tüm varlıkları kendi kendime yeniden kurguluyorum. Bu bağlamda response-ability benim için hem bir arayışı hem de bir cevabı aynı anda taşıyan bir kavram oluyor. Bir yandan sorumluluğu hatırlatırken, diğer yandan karşılık verme kapasitemi ortaya çıkaran bir yaklaşım olarak beni harekete geçiriyor. İklim anksiyetesine yenik düşmüş bedenime her zaman başka bir dünyanın mümkün olduğunu, tanık olarak gösteriyorum.

***
Sorumlu tut beni bu zalim dünyadan
ben de bir bakış alayım senden
Eklemlerimin pürüzsüz uzantılarını bükmeye yetecek kadar
Kimyasal, güneş yanığıydı bir zamanlar, plastik kaplı kâğıtlar
Bilinmeyenin kemiklerinde yankılanan seslerin
ve avucumdaki kalbinin sıcaklığı
Bir zamanlar onu insan-dışı saymıştım
ve fazlasıyla insan
Duygularıma dokunan
Zavallı algıma bir âşık
ve ben keder içindeyim
Sorumlu tut beni bu zalim dünyadan
ki ben de sana bir sürü hikâye anlatayım
ve seninkileri de
karşılaştığım bir yabancıya
Zaman akıp gidiyor
silik sesi ilişiyor kulaklarıma
Uzaktan sevmek zorunda kalmak ve
seni uzakta tutmayı sevmek
Sorumlu tut beni bu zalim dünyadan
oturayım yamacına
sana hikâyeler anlatmak için
seninkileri de
kendime tekrar tekrar
