“Çünkü insanlar suyla yazılmış satırlardan başka bir şey değildir”1
Anneannem balık olmuş. Her gün uyanıyor bu balık, annemin sabır ve sonsuz şefkatiyle yemeğini yiyip uykusuna geri dönüyor. Bazen keyfi yerinde. Bazen çok öfkeli. Küfürler saydırıyor. Anneannem küfürlerine gökkuşağının renklerini sığdırıyor. Adanalı. Bazen Arapça konuşuyor balığımız, bazen Türkçe, bazen ortaya karışık. Bazen pek bir sevgi dolu. Öpmek, öpülmek istiyor. Sonra dalıyor yine derin balık uykusuna. Suya yazılmış hafızası anneannemin.
Belki de hafızanın mekânı sudur.
Balıklar ölünce su mu olur? Ölmek hafızadan mı başlar? Hepimiz biraz öldük, öldürüldük mü bu topraklarda? Hafızamızdan mı başladılar?
Annemle bir telefon görüşmesi, aylardan Ocak
— Anne, bizimkilerde suyla ilgili ritüeller ne? Bana bir sırayla saysana. Hani anneannem arada dışarıya bir tas su bırakırdı, içine zeytin yaprağı, defne koyardı.
— İşte, Ocak ayında dışarıya su konur, suyun içine defne, zeytin yaprağı konur. Bu suyla da sabah saçlar taranır. (Tarihini bilmiyor.)
— Başka var mı aklına gelen, su içeren ritüel?
— Nisan ayında bir gün yağmur suyu toplanır bir kapta, dışarıda. (Gününü yine bilmiyor.) Ha bir de Temmuz ayında, 14’ünün sabahında, gün ağarırken denize girilir. Çocukken, gençken anneannen Samandağ’a götürürdü bizi ama başka yerden de girilebilir. Karataş’tan girerdik bazen. Önemli olan gün ağarırken denize girmek. Bak bu yıl yap. (Yapmadım. İstedim aslında.)
19 Ocak 2025, günlerden Kıddes imiş
Nehna’nın Instagram sayfasında gözüme bir paylaşım çarpıyor. “Kıddes Bayramı kutlu olsun!” Kıddes kelimesini hiç duymamıştım daha önce. Annem, tabii biliyorum Kıddes’i, diyor başka bir zaman konuştuğumuzda, ama gününü, anlamını bilmiyor. Nehna’nın paylaşımı: “Eid Kıddes Mbarek! Arap Alevi toplumunun derin köklerinden gelen bu özel gün, yerel anlatılara göre kutsallığın, yenilenmenin bir simgesi olmuştur. Türkçe’ye ‘Vaftiz Bayramı’ olarak da çevrilebilecek bu bayram, takdis edilen günü onurlandırmak, bize birlik ve kardeşliği kutlamaya fırsat sunar.”2
Annemi bir heyecan arıyorum. Ocak ayında dışarıya bir kaba su konulan gün Kıddes bayramı olsa gerek. Yine öğreniyorum ki, Kıddes Bayramı aynı zamanda Levanten Hristiyanlar tarafından da kutlanıyormuş.
“Kıddes, Hıristiyanlar ve Nusayriler için en genel ve ortak anlamıyla İsa’nın Aziz Yahya tarafından Ürdün Nehri’nde su ve yağ ile takdis edilmesinin kutlandığı bayram... Anneannemin geçmiş ritüellerden hatırında kalanlara göre, Kıddes arifesi, geceden bir tas suya reyhan ve zeytin yaprakları konur, o su dışarıda bekletilir.”3 diyor Elif Işıl Türkmen, 2022’de Nehna için yazdığı bir yazısında. Tamam işte, anneannemin su ritüeli bu. Artık emin oluyorum. Önümüzdeki Ocak ben de Kıddes arifesinde bir tasa zeytin yaprağı, defne yaprağı koyabilirim. Tarihi biliyorum. 19 Ocak, Kıddes, ritüel bir araya geldi hafızalarımızda.
Kybele Tapınağı’yla da bir ilişkisi var Kıddes Bayramı’nın, bir yerlerde okuyorum sanıyorum ama hatırlamıyorum. Kybele’nin de su kültü ve ayazmalarla bir ilintisi yok mu zaten?
Ağaçlara, çalıya börtüye tapanlar
Yine diyor ki Elif Işıl Türkmen, 19 Ocak gününde, “İsa’nın Ürdün Nehri’nde takdisinden sonra ettiği duaya reyhan ve zeytin ağaçları, kuşlar, toprak, bütün tabiat ona ibadette eşlik etmiştir. Bu yüzden Nusayriler zeytin ve reyhan ağaçlarını kutsal sayar.” Bu yüzden olsa gerek, anneannemin zeytin yapraklarını suya koyması. Burada bahsedilen reyhan Myrtus communis.
Bu bitkiyi hatırlamıyorum. Görmüş olduğumdan emin değilim. Adana’da bulabiliyor muydu anneannem, bilmiyorum. Anneanneme soramıyorum.
Zeytinliklere molozlar dökülüyor. Yapraklarının bile üzerine titrendiği zeytinleri kepçeler söküyor.
“Öyle ki, şehrimiz her ne kadar vaktiyle ölümlü ve aciz insanlarca küçük düşürülmeye çalışılmış olsa da göklerin lütfuyla yüceltilmiştir de—tıpkı Xerxes’in Atina Akropolis’ini bozguna uğratmak için başlattığı yangın üzerine yanan kütüklerden ertesi gün kırk beş santim boy attığı görülen Athena’nın zeytinleri misali,”4 diye yazıyor Antakyalı Sofist Libanios. Tarih M.S. 358, aylardan Eylül.
1986, Ağustos veyahut bir güz günü
Yazın son günlerinde doğuyorum. Anneannem beni tuzluyor, zeytinyağı, kekik ile beni ovalıyor. Bu işleme reyhanlama deniyormuş. Bu dünya için hazırım artık temiz, pak, mis kokulu.
Aylardan Nisan
Annemin bahsettiği, Nisan ayında toplanılan yağmur suyu ile ilgili ritüele dair hâlâ bir şey bilmiyorum.
Aylardan Temmuz
İki yazdır biliyorum ki 14 Temmuz sabahında güneş doğarken denize girmem lazım. İki yazdır bunu yapmak istedim, ama olmadı. Başka bir yaza kaldı yine.
Bu ritüelin, Evvel Temmuz Bayramı ile ilintili olduğunu bu Temmuz ayında Şule Can’ın yazısını okurken düşünmeye başlıyorum. “Evvel Temmuz, ‘Temmuz ayının başlangıcı’ anlamına gelen ve yaklaşık beş bin yıl öncesine uzanan bir tarihi olan bölgesel bir bayram. Temmuz ayı, çoktanrılı bir din sistemine sahip olan Sümerler döneminde hasadın yapıldığı ve bir sonraki hasat döneminin bereketli geçmesi için bereket tanrısı Tammuz’a kurbanların adandığı ve şenliklerin yapıldığı aydır.”5
Yazıda denizde yıkanma ile ilgili bir şeyden bahsedilmiyor aslında. Annemi arıyorum. Şule Can’ın yazısında Evvel Temmuz’u kutlamak için Samandağ’da buluşulduğunu öğreniyorum. Annem telefonda, “zaten anneannen çoluk çocuk bizi toplar, Adana’dan Samandağ’a giderdik, denize yakın bir yerde gecelerdik, sonra sabahın ilk saatleri yine çoluk çocuk kalabalıklar hâlinde denize girerdik,” diyor. “Anne, 1980 darbesinden sonra Evvel Temmuz bayram kutlamaları yasaklanmış,” diyorum. “Doğrudur,” diyor, şaşırmıyor: “Ben İstanbul’a üniversiteye geldikten sonra anneannenin Antakya ziyaretlerine artık katılmamaya başladım.”
Hazreti Hıdır Makamı
Yıl 1967 olsa gerek, belki de 1966. Hıdır Makamı’nda 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu bir koyunun (veya keçi miydi, hatırımda değil) sırtına bindirilmiş, makamın etrafında dönüyor. Çocuk çok sıkılmış, utanmış bu durumdan, ama yapacak bir şey yok. Adak ile gelmiş bu dünyaya. Bu kız çocuğu benim annem.
2009’da köprü inşası sebep gösterilerek Arap Alevi topluluğun en kutsal saydığı yerlerden biri olan bu makam yıkılmak isteniyor. Fakat Hıdır’ı yerinden edememişler. “6360 bile Hazreti Hıdır Makamı’na dokunamamıştı” diyor José Rafael Medeiros Coelho.6
Orontes, Asi, tersine akan bir nehir
“Asi bir nehir buradayken nasıl dururum / Onun gibi isyan etmeden kendimi nasıl bulurum?”7
Anneannemin babası şu an Suriye sınırlarında kalan, adını bilmediğimiz köyünden (anneannem biliyordu aslında fakat hiçbirimiz köyün adını bir kenara yazmayı akıl edememişiz, hafızamıza mı güvendik?), Asi Nehri’ni yüzerek Antakya’ya göçüyor. Kendisini Antakya’da bulmuş mudur, böyle bir gayesi var mıydı bilmiyorum. Zaman zaman ailesini görmek için yine Asi Nehri’ni yüzerek köyünü ziyarete gidermiş. Anneannem böyle anlatmıştı Ali Ücveybed’in hikâyesini.
Asi’nin hikâyesini öğreniyorum, insan elinde uğradığı zulmü: “Amik Gölü kurutulurken, Antakya ve çevresindeki su sisteminin önemli bir bileşeni olan Asi Nehri’nin tabanı çöküyor ve taban kotu normal seviyesinin çok altına iniyor. Bu işlemle başlayan ‘doğal nehrin su kanalına dönüşmesi’ süreci, nehrin enkesitinin, iki tarafına yapılan dolgu alanlarıyla daraltılması ve doğal organik formunu kaybetmesiyle sürüyor.”8
“Tarihin ve doğanın asi çocuğu, Orontes şaşırtan bir sükût ve buruk bir edayla yatağında kıvrılıp akıyordu. ‘Ben yokum, görmeyin beni,’ der gibi, elleriyle yüzünü örtmüş, kendine gömülmüş bir hâlde...”9
Depremden sonra molozlar dökülüyor Asi’ye. Asi daha da bir darlanıyor.
Asi’nin üzerinde nā‘ūra denilen su dolapları bulunurmuş. Bir zamanlar, Asi Nehri ancak bu su dolaplarının tatlı devinimleri sayesinde sularının sulama için kullanılmasına müsaade gösterirmiş. Bu su dolapları Orontes’in kadim halkları arasında su perileri olarak da bilinirmiş, hepsinin bir adı varmış, her su perisinin/dolabın dönüşü “‘devranın dönmesi’, ‘evrenin-dünyanın hareketi’, ‘feleğin çarkı’, ‘anıların-düşüncelerin canlanması’”10 gibi şeyler ile ilintilendirilirmiş. Nā‘ūraları çok seven, onların koruyucusu bir canavar varmış, Afrid’ün-Nâvâ‘îr, “geceleyin insanlar derin uykularındayken gelip nehre iner, bir ayağı o kıyıda, bir ayağı bu kıyıda, eğilip içer... Nā‘ūralar onun sihriyle korunur, onlara zarar veren mutlaka cezasını bulur” imiş.11
Nā‘ūralara çoktan kıymış insanlar. Anılarımızı, hafızamızı canlandırabilir mi bu su perileri? Bir uyku uyusak Orontes’in yanı başında.
“Nā‘ūranın inlemesini duydum / O inleme ki zihnimi canlandırdı / Onun bu inlemesi su için / Ben ise kıymetlime ağlarım.”12
Harbiye, bir zamanların Daphne’si
Dedem, Bahri (adı Arapça’da “denize ait” demekmiş), Harbiye kökenli imiş. Harbiye’ye ne zaman anneannem ve dedemle gitsek, anneannem hüzünlenirdi, suların azalmış olmasına. Yine de avuturdu kendini Harbiye şelalelerinden geriye ne kalmışsa.
Hakan Mertcan, anneannemin hüznünü hatırlattı bana: “O sular eski sular değil gerçi, nerede düşlerimizi paklayan şelaleler, olsun yine de Harbiye harbidir, rüzgârı defne kokar, tenimizin altındaki ölüm korkusunu alır da götürür, gönlümüze şakırdar sevdası.”13
Harbiye’nin, ya da antik adıyla Daphne’nin şifasından Antakyalı Sofist Libanios da şöyle bahseder: “Sahiden de Defne’nin defedemeyeceği ne bir güçlük ne de bir illet vardır. Bölgeye varmış olduğunuzda tüm dertlerinizi başınızdan salıverir.”14
Daphne’nin sularını şöyle övmeye devam eder: “Şimdi bu Defne’nin—hatta tüm bir dünyanın—medarıiftiharı, barındırdığı pınarlardır. Görünüm ya da kullanılışları açısından yeryüzü böylesini daha var edememiştir. Bunlar ki, kendilerine parlaklık ve paklık bahşeden Nimfaların köşkleridirler... Hiç kimse bu pınarın akarcalarda ve tapınak duvarlarında süzülen sularının vereceği hazzı sadece seyretmekle almamalıdır. Bu sular ki güzelliğinde mucize, ilahiliğinde izaz barındırır. Kişi onda, yıkanmanın vereceği hazdan daha ulvisini aramalı. En azından soğuk, berrak, tatlı, cazibeli koku yayan ve yatıştırıcı özellikteki suyundan bir yudum nasiplenmelidir.”15
Antakya susuz. Defne ve Samandağ başta olmak üzere musluklar kurudu, diyor haber başlıkları.
“Güzelim şehrimizde bolca su kaynağının bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her an şehrimize çamur atmaya çalışanlar bile su kaynaklarımızın bolluğu hakkında sus pus kalırlar. Güzelim akarsularımızın sayısı, biz vatandaşların sayısından bile fazladır!...Yine bir kişi, etrafın cayır cayır yandığı yaz mevsimi ortasında bile buradan su elde edebilir. Su eksikliğinden dolayı yıkanamamaktan yakınan bir insan bulmak şöyle dursun, burada kişiler yıkanmayı gerekmeseler bile suyun bolluğunu görünce yıkanmaya meylederler.”16
Ne yaptılar sana Daphne? Suların nerede? Nasıl kıydılar sana?
Libanios’a selam olsun, her neredeyse, hangi bedendeyse şu an. Ama çok uzak zamanlarda değil, anneannemin çocukluğu, gençliği Daphne’nin şelalelerinde defnelerin nazarında yıkanırken, kana kana içerken şifa niyetine sularını, nasıl susuz kalınır Nimfaların yurdunda?