TR
EN
Spekülatif Kurgular
Sulak Alanlar
Su Gibi
Sümüklü Deniz Seferleri
İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası
Spekülatif Kurgular
Kevser
Eda Şarman

Doğduğu şehrin tepesine, onun doğmasına beş asır kala, suyun hastaları iyileştirmesi için bir darüşşifa inşa edilmiş. Özellikle bedeniyle zihni ayrı yönlere dağılmışlara şifa vermesi için tasarlanan hastanenin göbeğinde, bir sarmaldan çıkan su, yere oyulu ince kıvrımlardan döner; her kıvrımla biraz daha canlanırmış. Canlanan su, karşı karşıya duran iki çeşme ağzından havuza dökülürken şırıldarmış, yankılanmadan. Onu dinleyenlerin zihnindeki yankılanmalar da dinermiş. Su can verirmiş süzülüp gidenlere. Kapısına gelenleri de gökyüzüne hükmeden kartallar ve doğanlarla karşılarmış. Suya inanan bu yapının hikâyeleriyle büyümüş Nuri Bey, yıllar sonra Boğaz kenarında uçak fabrikası kuracağından habersiz.

Nuri Bey, yüz sene evvel İstanbul’a gelmiş; bir süre sonra, Türkçe’ye “dünya haritası” olarak çevrilen Cihannüma Mahallesi’ne taşınmış. Beşiktaş’tan Boğaz’ın Marmara’ya açılan ağzını gören bir evde, evinin bahçesinde sekiz katlı, her katını iki aslanın taşıdığı bir havuzun etrafında zamanla sekiz çocuğu koşuşturmaya başlamış.

Anneannem, arkasında Boğaz’ın iç ısıtan mavisi ışıldayan havuzun etrafında kardeşleriyle şakalaşmalarını anlatırken bir gülümser, bir güler. Kat kat akan su, onu tutan aslanlar, onları kovalayan boğalar, yumurtalarının peşindeki tavuklar... Acaba bana yine şaka mı yapıyor diye içimden geçirirken, kahvesinden son yudumunu alıp fincanını çeviren annem, “Hatırlıyorum. Hatta havuzun katları aşağıya indikçe küçülür, iki başındaki aslanlar da onlarla küçülürdü.” der. Masal diye dinlediğim hikâyeler aslında burnumun ucunda yaşanmış. Bir neslin hayatı, diğerinin tatillerde uğradığı bir yer, bana ise hikâye olarak gelmiş.

Serencebey Yokuşu’ndan aşağı heyecanla iniyorum; burada bir yerlerde olmalı o ev. Köşeyi dönüyorum ve karşıma Nuri Bey Çeşmesi çıkıyor. Sarmaşıklarla çerçevelenmiş çeşmenin ortasına oyulu geniş kolonun tepesindeki küre, ekseninden tutturulmuş bir ayak üzerinde duruyor. Küçükken dağlar, nehirler, denizler ve yeşilliklerle süslü küreyi çevirir, parmağımla durdurup “Şiliii” diye bağırır, sanki Şili’ye gitmiş gibi olurdum. Hâlâ olduğum yerde, kürenin başında olduğumu fark etmemle gezme hevesim geri gelir, tekrar çevirirdim dünyayı. O hızla kıtalar bulanıklaşır, okyanuslar genişler, masmavi olurdu küre.

Kürenin etrafında, kürenin aydınlık olduğunu andıran ışın oymalarının tepesinde Türkçe bir yazıt:

Nuri Bey Çeşmesi
1932

İşte insanlık için yardımın en tatlı yolu
Bir teşebbüs ki hakikatta cömertlikle dolu
Yine bir kevser aktı bu güzel çeşmeden
Susayan canlara can kattı Mühürdaroğlu

Kevser, sözlükte “cennette bulunduğuna inanılan kutsal ırmak, havuz veya çeşme” olarak açıklanıyor. Dik yokuşun taa tepesine çıkıp oradan bir yudum su içen kişi için kevser olsa gerek bir zamanlar oradan akan su. “Bir zamanlar” diyorum, çünkü artık çeşmenin ne bir musluğu var ne de akan suyu. “Bir zamanlar”, çeşmede yazılana göre 1932. Yazıtın bahsettiği insanlığı merak ediyorum. O zamanlar o kürede yaşayan insanların nasıl hayatları vardı, insanlar ne yapıyordu, insanlığı değiştirecek neler oluyordu...

Genelde İstanbul’da yürürken karşıma çıkan çeşmelerin taçlarındaki yazıtlar akışkan Arap harflerinden olur. Telefonumu çıkarıp tercüme ettirmeye çalıştıkça su gibi değişir; suyun can, suyun rahim olduğuna dair anlamlar çıkar. O sene Türk Dil Kurumu kurulmuş. Belki o yüzdendir ki çeşme üzerine Türkçe, yeni alfabesiyle yazılmış. Çeşmenin âdeta Art Deco stilindeki oymalarına gizlenmiş gelecek umuduyla uyumlu, modern hayata can versin diye dilin akışına ayak uydurmuş çeşme yazıtı.

O yıl bir yandan da ilk Halkevleri kurulmuş. İnsanlığa sahip çıkması, insanın kendisine sahip çıkması; çevresini, çevresindekilerin haklarını, suyunu koruması için bugün hâlâ binbir güçlükle temel mücadelelerini verdiğimiz hedeflerin temellerini halkla kuran merkezler açılmış o sene. Onlar da zamanla su gibi akıp gitmiş, buhar olmuş, damla olmuş, göl olmuş. Ne de olsa su molekülleri birbirini çeker, dağılsalar da birbirlerine çekilirler.

Moleküller arası çekim, onları oluşturan atomlarda gizli proton ve elektronun çekimi, artı ile eksinin birbirini çekimi. Birinde yoksa diğerindekini ister, ona çekilir; birinde fazlaysa yük olmasın diye ya verir ya paylaşır. Oysa o sene atomun içindeki nötron keşfedilmiş. İçinde ne bir artı ne bir eksi, yine de onsuz olmazmış atomun merkezi. Bu keşif yanında muazzam buluşlar getireceği için fizikçiler tarafından o yıl annus mirabilis (harika bir yıl) olarak anılmış. Nötr olması onun güçsüz olduğunun değil, her şeyi nötrleyebileceğinin göstergesiymiş. İnsanlığı sıfırlayabilecek atom bombası bu keşfin peşinden gelen buluşlardan olmuş. Korkunç güçlü nötrlüğü suyu anımsatır; şeffaflığıyla çok kolay göz ardı edilebilirken yokluğunda cansızlığa neden olan suyu.

O yıla dönecek olursak, büyük dedem Nuri Bey için de önemli bir yılmış. Selahattin Reşit Alan, ilk eğitim uçağını üretmiş ve deneme uçuşlarına başlamış. Bundan dört yıl sonra göklerde uçan Nu.D-36 uçağını birlikte geliştirecek; iki yıl sonra da tüm parçalarını kendi insanının aklı ve gücüyle üretecekleri, kendi insanını kürenin etrafında gezdirecekleri yolcu uçaklarını hayal etmeye belki de bu çeşme başında başlayacaklardı. Akan suyu izlerken düşünceler akar düşlere, düşler dönüşür düşüncelere.

Bugün, neredeyse yüz sene sonra, susuz musluğun başında, bu sefer ben insanlığı, geleceği, yaşamı düşünürken, çeşmeye sarılmış sarmaşık gibi, içinde gizlediği mavi küre bana, sana, ona daima aydınlık olsun düşlerim.