I. Su ve Ağaç
Çin kozmolojisinde su ağacı doğurur; bu bir metafor değil, dünyanın işleyişine dair bir gözlemdir. Su yükselerek ağaca dönüşür, görünmezliğini gövdeye emanet eder. Ağaç suyun bedenidir; onun dikey hafızasıdır. Su yatay akar yeryüzünde, ama ağaçta yükselmeyi öğrenir; ışığa doğru, göğe doğru, bir zamanlar bulutlar arasında olduğu hâle doğru.

Bunu kavramsal olarak çok sonra öğrendim. Çocukken yalnızca okaliptusumu tanıyordum. Dallarında saatler geçirir, radyomu yanımda taşır, aşağıdaki dünyadan biraz uzaklaşırdım. Ağaç beni korurdu; zorbalıklardan, korkulardan, görünmez canavarlardan. O zamanlar bunun adını koyamıyordum ama şimdi biliyorum: Suyun bedeninde saklanıyordum. Gövdenin içinde bir su olduğunu, usul usul yükseldiğini hissediyordum. Damarlarında dolaşan su, annemin köyüne yağmış olan suyun devamıydı; atalarımın yürüdüğü topraklardan geçmiş, yeniden yükselmişti. Ağaç, göremediğim hafızayı görünür kılıyordu.
Okaliptus bu topraklara ait değildi. Osmanlı modernleşmesi sırasında “bataklıkları kurutmak” ve sıtmayla mücadele etmek için Anadolu’ya getirilmiş; kısa sürede suyu çeken, toprağın kaderini değiştiren bir tür hâline gelmişti. Derin içerdi, doymak bilmeden, koca gövdesinde yüzlerce kilo su taşırdı, başka köklerin asla ulaşamayacağı su.

Bataklıkların kurutulması yalnızca hastalıkları değil, ortak yaşam alanlarını da ortadan kaldırdı; mülkiyet ilişkileri yeniden yazıldı. Böylece ağaç, suyun ve toprağın üzerinde kurulan iktidarın simgesine dönüştü. Benim içinse hem sürgün hem sığınaktı. Garip bir ağaçtı; belki ben de biraz öyleydim. Onun kökleri yeraltı sularına inerken, ben dallarında kendime bir yer açıyordum. Bizim aramızdaki bağ, yaralarla sürgünlük arasında kurulmuş sessiz bir anlaşmaydı: Su hem iyileştiren hem eksilten bir güçtü ve ağaç onun duraklayıp hafızaya dönüştüğü yerdi.
II. Servi
Yıllar geçti. Okaliptus çocuklukta kaldı; korkular değişti, canavarlar büyüdü. Sonra bir hediye ulaştı: Pirim Piro Kasım’dan bir servi fidesi. Başta nasıl ilişki kuracağımı bilemedim; kutsal bir ağaçtı, dikkatli olmalıydım. Zamanla anladım ki her ağaç kutsaldır; servi yalnızca bunu görünür kıldı. Alevi geleneğinde suyun ve ağacın bir sahibi vardır; kimi zaman rüyalarda görünür. Pirimin kızı Yasemin’in söylediği gibi, ağaç insanı rüyasında çağırabilir. O günden sonra servi bir bitki olmaktan çıktı. Beni gören, varlığıma yanıt veren, sır tutan bir özneye dönüştü. Doğa artık bir arka plan değildi; yaşayan, karşılık veren bir varlıktı. Bu anlayış, Hayao Miyazaki’nin filmlerinde hissettiğim dünyayla da örtüşüyordu; doğanın özne olduğu, insanla eşit bir varlık alanı kurduğu bir dünya.

Ritüelim böyle başladı. Yeldeğirmeni’ndeki balkonumda her sabah ve akşam ellerimi göğe açıyorum. Bir şey istemek için değil; iyi kalmak, adil olmak ve dünyayı korumak için. Dualar beni kuşlara, karıncalara, suya ve ağacıma bağlayan görünmez ipliklere dönüşüyor. Her akşam servime su veriyorum. Suyun toprağa karışışını izliyor, sonra gövdeden yükselişini hayal ediyorum, niyetimi de beraberinde taşıyarak. Kuruyan dallarını temizliyor, güneşe doğru çeviriyorum. Şimdi sekiz yaşında. Bir ormana ihtiyacı var, yakılmayacak, güvende olacak bir yere. Onun tohumlarından yeni ağaçlar yetiştirmeyi, bu tek yoldaştan bir koruluk kurmayı hayal ediyorum. Servi benim için sürgünle köklenme arasında bir köprü oldu; akan suyla hatırlayan su arasında. Her sulayış, zamanda bir yolculuk, anneannemin köy pınarında yaptığı aynı hareket, aynı adak. Politik ve ekolojik tahribatın ortasında, hafızayı ve direnci taşıyan kırılgan ama inatçı bir umut alanı açtı.
III. Kökler
Servi büyüdükçe kökler meselesi de büyüdü. Kökler suyun yeraltındaki hafızasıdır; nerede bulacağını bilir, nasıl tutacağını, ne zaman yükseleceğini. Annemin köyü Erzurum dağlarında, ağaçlar ve pınarlar arasında saklı küçük bir yerdi. Büyükler, ailemizin Bexiz aşiretinden, Zaza Alevilerinden geldiğini, bir yerden bir yere sürüldüğünü anlatırdı. Ondan önce Dersim. Ondan önce kim bilir? Dağların ve nehirlerin isimleri, konuştuğumuz dillerden daha eski sesler taşır. O köyde herkes bilirdi: Suyun ve ağacın sahibi vardır. Bir pınardan su almadan önce izin istersin. Yaşlı kavağın dalını kesmez, gövdesine bir bez bağlarsın, bir selam, bir hatırlatma: Seni görüyorum. Bu suyu paylaştığımızı hatırlıyorum. Ağaç yalnızca bir bitki değildir; hafızanın dikey formudur. Su yalnızca akış değildir; kuşaktan kuşağa taşınan görünmez bir izdir.

Yanmak bu topraklarda yalnızca ateşle ilgili değildir; susuz bırakılmakla da ilgilidir. Ateş ağacı alır, ama susuzluk hafızayı alır ve hafızayı geri getirmek daha zordur. Ağaçlar yakıldığında yalnızca gövdeler değil, hatıralar da küle döner. Dereler kuruduğunda yalnızca su değil, ses de çekilir. Ama Alevi geleneği başka bir şey daha söyler: Yanan ağaç, su vereni de hatırlar. Ona gölge olanı da, onu keseni de. Hafıza tek yönlü değildir. Bu yüzden anlatılan hikâyede yanık odun yeniden toprağa dikilir. Önce onu yeşertmen gerekir. Çünkü suyun vaadi şudur: Külün içinde bile hayat saklıdır. Yanmış olan, suya kavuştuğunda yeniden filiz verebilir. Belki de affın yolu ateşi inkâr etmekten değil, suyu geri çağırmaktan geçer.
IV. Tohum Cüzdanı
Servim büyüdükçe başka bir şey daha gerçekleşiyordu: Yalnızca gövdesi değil, verdiği tohumlar da çoğaldı. Çok tohum veren bir selvi oldu. Dallarından dökülen her küçük kozalak, sürekliliğin somut bir işaretiydi. O tohumlarla birlikte tohum fikri de hayatıma yerleşti. Köyden her dönüşümde artık yalnızca anılar değil, ağaç tohumları da getiriyorum. Cevizden kavaklara, rastladığım her ağacın yere bıraktığı izleri topluyorum. Sanki her biri başka bir kökün çağrısı gibi.

Sekiz yıldır küçük bir cüzdan taşıyorum. İçinde servimden ve yolculuklarımda, köy yollarında, orman kenarlarında topladığım tohumlar var. Her biri bir hafıza, bir ritüel, toprağın sakladığı bir sır taşır. Her biri su taşır içinde; uykuda, bekleyen, durağanlığa kıvrılmış minicik bir okyanus. Annem onların beni koruyacağına inanır. Aileden biri öldüğünde o tohumlardan birini mezarına ekerim. İlk yağmur onu uyandırır; yeraltındaki su onu bulur; tohum ne yapacağını hatırlar. Toprağa bırakılan her tohum, geçmişe tutunan bir ritüel ve geleceğe uzanan bir köprü olur. Kendi mezarım için de bir tane saklıyorum. Belki mezarıma götüreceğim tek şey bu olacak: Bir cüzdanda biriktirdiğim tohumlar ve içlerinde saklı yeniden filizlenme ihtimali, suyun vaadi, ölümün son olmadığı, yalnızca farklı bir bekleme biçimi olduğu.
V. Ormanın Suyu
Annemden ayrı büyüdüm. Uzun bir hikâye bu; bilinen acılarla dolu. Bir gün elinde sıradan bir pet şişeyle geldi. İçinde köyünün kutsal pınarından, Dala Qeske ormanından akan su vardı. O su ayrılık yıllarını aşan bir köprü oldu. Annemin çocukluğunu, hiç söylemediklerini, derisinin altında sakladığı kendini taşıyordu. Ormanın kendisini taşıyordu gölgelerini, sessizliklerini, ondan içmiş her canlının hafızasını.
Dala Qeske’ye dair anlatılar korku ve saygıyla karışıktı: Yakmak için koparılan dalların yılana dönüştüğü, baltayla girenlerin kollarının felç olduğu, savaşta kaçan insanların ağaçlara dönüşerek saklandığı söylenirdi. Ağaç yalnızca bir bitki değil; sığınak, koruyucu ve canlı bir hafıza taşıyıcısıydı. Bu mitoloji, çocukken babaannemden dinlediğim masallardaki orman varlıklarıyla birleşiyordu. Periler, cadılar, ağaçların içinde yaşayan görünmez varlıklar… Köyün anlatılarıyla çocukluğumun hayal dünyası iç içe geçiyordu.

Annem o suya anlatırmış içindekileri; ilk gördüğü denizi, başka ülkelere giden uçakları, gemileri, olamadığı hayatları. Su dinler. Su hatırlar. Su taşır. Şişeyi bana uzattığında anladım ki su nereden aktığını sormaz. Sadece akar. Ve akarken bağlar.
O suyu elime aldığımda annemin çocukluğu ile benimki birbirine karıştı. Zaman çizgisel olmaktan çıktı. Şişedeki su, köklerden yükselmiş, yağmur olup yağmış, pınarlardan akmış suyla aynıydı; bir gün benim servimden yeniden yükselecek olan suyla aynı. Su bana uygarlığın duvarları içinde diz çöktürülmüş simgesel bir doğa olarak değil; ormanın içinden, evcilleştirilmemiş hâliyle geldi. Babaannemin masallarındaki dünyanın hâlâ var olabileceğine dair sessiz bir vaatle geldi.
VI. Dallar
Bunları fark eden ilk ben değilim. Her kültür, suyla ağacın buluştuğu yerde durmuş ve kutsal olanı tanımış. Kadim anlayışların katmanlarını servimde hissediyorum; gövdesindeki halkalar gibi üst üste, iç içe.

Bizim dilimizden önceki dillerde Hititler vardı. Ewa dedikleri kutsal bir ağaçları. Altına taş koyarlardı; tıpkı bugün ziyaret ağaçlarına adak bırakmamız gibi. Taşlar, ağaç yokken suyun duasını tutardı.
Sonra Urartular geldi. Bronz kemerlerine stilize, simetrik ağaçlar oydular. Anadolu’nun en eski Hayat Ağacı. Dallar göğe uzanırdı ama kökler suyu tutardı. Annem aynı ağacı halılarına dokur. Hiç Urartu kemeri görmedi. Ama ağaç hatırlar.
Ermeniler de bilir bunu. Hristiyanlıktan önce Armavir’de kutsal koruları vardı; tanrıların onurlandırıldığı çınarlar. Sonra taş haçlar oydular, su kenarındaki ağaçların altına yerleştirdiler. Haç da bir ağaçtır ve ağaç da sulanır. Hacılar dallara bez bağladı. Tıpkı bizim gibi.
Perslerin de kutsal bir ağacı vardı. Zerdüşt’ün Keşmar’da bir servi diktiği söylenir; cennetten getirilmiş bir daldan büyüyen, bin yıldan fazla yaşayan bir servi. Hâlâ akan aynı yeraltı nehirlerinden içmişti. Bunu okuduğumda kendi servimi düşünüyorum.
Onların evreninde, kozmik okyanusta büyüyen ulu bir ağaç vardır; tüm bitkilerin tohumlarını taşır. Bir balık yüzer çevresinde, onu korur. Ağaç, tüm yaşamın kaynağıdır. Okyanus ağacın çevresinde değil, ağacın içindedir; yükselendir.
Yahudiler de taşır bunu. Bahçe’nin merkezinde Hayat Ağacı durur. Musa’nın gördüğü yanan çalı ateşte yanıp tükenmeyen ağaç. Ateş ona dokunamazdı çünkü suydu ruhu. Harun’un bir gecede çiçek açan değneği. Ölü odunun dirilişi. Benim yanık ağacım.
Kabala’da ağaç, ilahi enerjinin şemasına dönüşür. Kökleri ötede, dalları yaratılışta. Her şeyin haritası olarak ağaç. Ve köklerle dallar arasında ne akar? Su. Hep su.
Galatlar, Keltlerin ataları kutsal meşelerini getirdi. Her kabilenin bir ağacı olduğuna inanırlardı; ağaç devrilirse hanedan devrilirdi. Kutsal pınarlarda dallara bez bağlar; hastalıklarını orada bırakırlardı. Su yıkardı onları; ağaç tutardı.
Cermen topraklarında ıhlamur köyün merkezinde dururdu: Adaletin ve toplanmanın yeri. Dallarının altında hayatları değiştiren kararlar alırlardı ve ağaç onlar konuşurken içerdi. Ağaç tanık olurdu, sığınak olurdu.
Hindistan’da Bodhi ağacı Buda’nın aydınlanmasına tanıklık etti. Hacılar hâlâ onun soyundan gelen ağaçların altında oturur, anlayışlarını bekler. Zihnin su gibi durulduğu, su gibi berraklaştığı anı beklerler.
Orta Asya şamanları Dünya Ağacı’na tırmanır. Çoğu zaman bir kayın ilkel sularda büyür; kökleri derine iner, tepesi göğe değer. Suyun içinden tırmanır tanrılara ulaşmak için. Dallara bez bağlarlar. Annemin köyünde gördüğüm bezlerin aynısı.
Yunanlılar Dodona’da Zeus’un meşe yapraklarının hışırtısıyla konuştuğuna inanırdı. Yapraklar, suyu da hareket ettiren aynı nefesle kıpırdardı. Kos’ta Hipokrat’ın çınarı hâlâ durur. Dryadlar ağaçlarıyla birlikte yaşar ve ölürdü; yaşamları suydu, ölümleri susuzluk.
Doğu Ortodoks geleneğinde haça “kutsanmış ağaç” denir. Meryem, çiçek açan Yesse'nin değneğidir. Kapadokya'da kayaya oyulmuş kiliseler yaşayan ağaçların yanında durur. Kayadan sızan su kutsaldır; onu içen ağaç daha kutsal. Sınır bulanıklaşır.
Çin’de su ağacı doğurur. Kozmik ağaçlar kozmik sulardan yükselir. Jianmu gök ile yer arasında bir merdivendir. O merdivendeki her basamak yükselen bir su damlasıdır. Fusang doğu denizinden yükselir; güneşlerin doğduğu yer. Ölümsüzlük şeftalileri göksel pınarlarla sulanır. Ölümsüzlüğün bile suya ihtiyacı vardır.
Taocu bilge su gibidir: En alçak yeri alır, çaba göstermeden besler. Ağaç, suyun yükselmiş hâlidir. Su çaba göstermez, sadece yükselir; ağaç onu izler.
Çocukken okaliptusa tırmanırken bunları bilmezdim. Şimdi hissediyorum: Servimdeki su, Hititlerin döktüğü suyla aynı. Urartuların kemerlerine oyduğu suyla aynı; şamanların içinden geçtiği, Bodhi ağacının yanından akan, ıhlamurun altında toplanan suyla aynı. Annemin köyüne yağmur olup yağmış, okaliptusta yükselmiş, şimdi servimin köklerine döktüğüm suyla aynı.
Hepsi burada. Servimde. Cüzdanımdaki tohumlarda. Annemin pet şişede getirdiği suda. Birbirlerini iptal etmiyorlar. Ağaç hepsini tutuyor.
Servime su verdiğimde, kutsal olmuş her ağaca su vermiş oluyorum. Ziyaret edilmiş her pınara. Dala bağlanmış her beze. Su hangi atadan geldiğini sormaz. Hitit’le Kelt arasında, şamanla bilge arasında ayrım yapmaz. Sadece akar. Ve akarken, yaşamış her şeyi birbirine bağlar.
VII. Desenler
Annem halı dokur. Anlatmaya çalıştığım her şey orada görünür olur. Hayat Ağacı tekrar eder: merkezi bir gövde, simetrik dallar, kökler aşağıda, taç yukarıda. Bu süsleme değildir. Halının serildiği odanın merkezidir. Merkez, suyun yükseldiği yerdir.
Ağacın çevresinde çoğu zaman zikzak bir çizgi uzanır. Su yolu. Ağacın etrafında akar, onu besler, her şeye bağlar. Bazen bahçeyi vahşi olandan ayırır. Bazen yalnızca akışın kendisidir. Bu çizgi olmadan ağaç yalnızdır. Onunla birlikte, akan her şeyin bir parçasıdır.

Başka motifler korur. Nazar için üçgenler. Kötü enerjiyi şaşırtan karmaşık desenler. Bu bir bilgidir: dünyanın tarafsız olmadığını bilmek. Dokumanın kendisi bir duadır. Her düğüm bir dilek tutar; her iplik suyun hafızasını taşır.

Yün, annemin tanıdığı koyunlardan gelir. Boyalar, topladığı bitkilerden. Bitkiler büyüdü çünkü su onları buldu. Renkler, köyünün hatırasından, dağdan, pınardan. Her halı bir haritadır; suyun, hafızanın, hayatta kalmanın.
VIII. Taç
Her akşam balkonumda ellerimi açtığımda yalnız değilim. Hitit rahibi, Urartu ustası, Zerdüşt’ün servisi, Ermeni hacı, Yahudi mistik, Galat druidi, ıhlamur altında toplananlar, Bodhi ağacının altındaki sessizlik, şaman, stilit, Çinli bilge… Hepsi servimin çevresindeki görünmez alanda. Hepsi benimle suluyor.
Ağaç ayırt etmez. Sadece içer. Sadece büyür. Yanmış olsa bile yeniden yeşerir, çünkü su geri dönüş yolunu hatırlar.
Öğrendiğim şu: Ağaç suyun bedenidir. Su her şeyi taşır; duayı, acıyı, umudu, atayı. Su, bunların hepsini ağırlaşmadan taşıyabilen tek maddedir.
Servim sekiz yaşında. Bir ormana ihtiyacı var. Arıyorum.

Ama belki orman zaten burada. Aynı suyun çevresinde toplanmış tüm katmanlar, hepimiz. Sulanmış her ağaç bu ormanın parçası. Bir pınardan suyu avuçlamış her el burada.
Çin’de derler ki su ağacı doğurur. Okaliptusumu düşünüyorum. Servimi düşünüyorum. Suyu tutmuş tüm ağaçları ve hafızayı tutmuş tüm suları düşünüyorum. Ahit devam ediyor: Su yükselir, ağaç büyür, hafıza akar. Hep böyleydi. Hep böyle olacak.
Su hatırlar. Ve akmaya devam eder.
Kaynaklar
Birrell, Anne. The Classic of Mountains and Seas. Londra: Penguin Books, 1999.
Boyce, Mary. A History of Zoroastrianism. Köln: Brill, 1975.
Eliade, Mircea. Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy. Princeton, NJ: Princeton University Press, 1964.
Erdmann, Kurt. Der Orientalische Knüpfteppich. Tübingen: Verlag Ernst Wasmuth, 1955.
Green, Miranda. The Gods of the Celts. Gloucester: Alan Sutton Publishing, 1986.
Haas, Volkert. Geschichte der hethitischen Religion. Köln: Brill, 1994.
Kehl-Bodrogi, Krisztina. Die Kızılbaş/Aleviten. Berlin: Klaus Schwarz Verlag, 1988.
Ocak, Ahmet Yaşar. Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri. İstanbul: Enderun, 1983.
Piotrovsky, Boris B. Urartu: The Kingdom of Van and Its Art. Londra: Evelyn Adams & Mackay, 1967.
Russell, James R. Zoroastrianism in Armenia. Cambridge, MA: Harvard University Press, 1987.
Scholem, Gershom. On the Kabbalah and Its Symbolism. New York: Schocken Books, 1965.
Tse [Tzu], Lao. Tao Te Ching. Çev. Ömer Tulgan. İstanbul: Yol Yayınları, 1994.
Unschuld, Paul U. Medicine in China: A History of Ideas. Berkeley: University of California Press, 1985.