Spekülatif diyaloglardan oluşan bu metin, Vefa Meryem Ana (Ayın Biri) Kilisesi Ayazması’ndan ilham alır.
Prolog
Şehr-i İstanbul’un katmanlarında saklı gizler, dilekler gerçekleşince tek tek ortaya çıkacaktır. Bilmez misin ki bu gizlerden en bilinmezi zamandır...
Beşerin zamanı tüm mahlukatı ele geçirmişse, üstünlük taslamaktan kafasını kaldırıp da göremez olmuşsa gözleri, ruhuna musallat kemirgenin nerelerde gezindiğini bulamıyorsa, tıpkı su gibi usulca nüfuz edip geçtiği her yeri ele geçirmenin tam vaktidir.
Şehr-i İstanbul’un katmanları zamanı pamuklara sarıp sarmalar.
Gizlerin toprakla hemhâl olduğunu, ayak basabildiğimiz her yerde onları yer çekiminin desteğiyle takip edebildiğimizi düşünürüz. İşte... İşte böyle böyle aldanırız.
Toprağı, ateşi, güneşi, ayı değil, suyu takip etmelisin.
Yine de gizlerin sadece birine ersen muzaffer sayabilirsin seni. Belki de fevkalbeşer denen beşer değildir. İçine her ruh üflenen de vicdan sahibi değildir. Ama vicdanı olan ruhlar vardır ve her zaman beşer silüetinde can bulmazlar.
O hâlde ulemaya kulak vermeyi bırak, suyun etrafında toplaşan dinginliğe, şeffaf kırılganlığa, hudut bilmezliğe, hayvanata, nebata, mahlukata, zerreye, coşkuya, gürleyerek akışa, önce sesi soluğu sonra sureti gelene bak...
Söz büyüyse sükût altınsa, elbette ki sözü seçeceğiz. Büyülemek için burada değilsek de büyülenmemeye söz veremeyeceğiz.
Daha dün
Baş nedime: Günaydın imparatoriçem, iyi uyuyabildiniz mi?
İmparatoriçe: Son zamanlarda eskisi gibi deliksiz ve derin uykuları özlüyorum. Hiç önemi yok aslında, asıl olan rüyalardaki çağrılar ve mesajlar sanki.
Baş nedime: Her ne kadar orucun etkilerini göz ardı etseniz de uyku düzeninizi değiştirdiğini gözlemliyorum. Endişelerimde haksız olduğumu ümit ediyorum. Az uyku, hiç aksatmadan devam ettiğiniz oruçlar sizi güçten düşürebilir. Uykularınızı iyileştirmek için yapabileceklerimiz hakkında konuşabilir miyiz?
İmparatoriçe: Bırak şimdi bunları da unutmadan rüyamı kayıt altına alalım. Söylüyorum, yazıyor musun? Hazır mısın? Ardını göremeyeceğim kadar ulu ve haşmetli bir kayalığın yamacındayım. Uzaklıktan seçmekte zorlandığım ancak ürkütücü sesinden emin olduğum bir puhu kuşunu fark ediyorum. O kadar uzaklıkta nasıl göz göze geldiğimizi anlamıyorum ama gözlerimizle konuşuyoruz. Bir iki defa “buralarda bir yerde, bulacaksın, arama sakın” diye tekrarlıyor gözleriyle. Telaşla soruyorum, “neyi”... Sadece “neyi” diyebiliyorum. Hızlıca uzaklaşıyor, gözden kayboluyor. Mıh gibi çakıldığım yerden hareket etmeye çalışıyorum ki o da çok güç. İki adım atıyorum zorlanarak, hâlâ ayaklarımın üstünde durabildiğime şükrediyorum. Ayaklarım bileklere kadar suya gömülüyor. Suyun dibi çamur, batmıyorum ama...
Baş nedime: Kayalık, puhu kuşu, çamur; iyiye yormak isterim istemesine de her biri felaket habercisi... En son ne demiştiniz, hızınıza yetişemiyorum. Batmıyorum ama, değil mi?
İmparatoriçe: Evet, evet...
Baş nedime: Sonu iyi olsun...
İmparatoriçe: Devam edeceğim, tamam da bu sürekli iyilik ya da kötülük beklentisi nedir? Tek bir iyi vardır o da Meryem emrinde ve izinde olanların vakıf olabileceği türden. Onlardan olmak, övülenlerden ve övenlerden olmak tek iyiliktir. Yeminimi ettiğim günden beri cismani varlığımdan vazgeçtim. Bu vazgeçişle kucakladığım kabulleniş paha biçilemez benim için. O kadar çok konuştuk ki bunları seninle hâlâ bu ısrarına tahammül göstermeyeceğim. Son olsun, bir daha bu bahsi açma.
Baş nedime: Tabii, affınıza sığınıyorum.
İmparatoriçe: Peki, devam ediyorum o zaman. Batmıyorum, ama hissi o kadar kötü ki sanki oradan çıkamayacağıma kanaat getirmişim, kabullenmişim. Birden bir ses duyuyorum, çok sesli bir ilahi arka planında yalvaran yakaran kadın, çocuk, hayvan sesleri, hepsi bir arada aynı çığlığı tek sesten haykırıyorlar. Seslerin gücünden başım dönüyor. Aşağıya baktığımda suda kendi aksimin yanında Meryem’in aksini de görüyorum. Kendimi çok net seçerken onun sadece silüetini fark ediyorum. Arkasından gelmemi işaret ediyor. Peşi sıra yürüyorum. Puhu kuşunun bulmamı istediği, arama dediği Meryem miydi diye soruyorum kendi kendime rüyamda. Sonra yok yok, sanırım Meryem’in de bilmemi istediği bir şeyler var düşüncesiyle suyun üzerinde ardı sıra göz takibine devam ediyorum. Merakla gözümün alabildiği her yeri, her şeyi inceliyorum. Meryem’i görür görmez hareket kabiliyetimi yediden kazanıyorum, hızlıca suyun içinde ilerlemeye başlıyorum. Rehberim de o, yoldaşım da...Korkmuyorum hâliyle.
Baş nedime: Şimdi ben de korktunuz mu diye soracaktım, lafınızı böldüm ama. Siz rüyalarınızda korkunca tüm gününüzü etkiliyor. Etkisinden çıkmanız epey zaman alıyor. Şikâyet eder gibi konuştum, ne haddime. Sadece hep talep ettiğiniz güçlü görünme meselesine dair hassasiyetinizi bildiğim için endişem. Korku gücün en heybetli düşmanı, insanı pençelerinin içine alınca çok uzuvlu bir yaratık gibi sarıp sarmalıyor, hoyratça özgürlüğünden men ediyor. İnsan kendine bunu yaptığını fark eder etmez zincirlerinden boşalmış bir vahşinin hırsı ve azmiyle harekete geçiyor, bir yandan da tutsak geçirdiği zamana hayıflanıyor. Hayıflanma ne kadar kısa sürerse gücünü toplaması da o kadar kısa sürüyor.
İmparatoriçe: Korkunca zaman da bambaşkalaşıyor. Hayvan öyle mi, korkunca zamanını ne kadar zekice kullanıyor. İnsan için de iman zamanı iyi kullan diye var. Zamandan kasıt insan ömrü. Meryem’i görünce sonsuzlukla karşılaşmış hissi ondan; onun silüetini görmek bile sonsuzluğu yaşattı. Zaman olmasaydı yaşam nasıl olurdu acaba? Ya da bölünüp parçalanmasaydı gece gündüz diye. Seçemezdim birini hep güneş, bulut ya da hep ay... İkisine de suya olduğumuz kadar muhtacız. Yıldızları ve ay ışığını görmeden, bostanları coşturan güneşi hissetmeden olmazdı. Doğa ve döngüler zamanı hissetmemizi kuvvetlendiriyor. Sadece onların zamanına uymak yeterken zamana hükmetmeye çalışmak niye? Tabii bütün bunları rüyamda sorgulamadım, senin korkuya dair sözlerin aklıma getirdi.
Baş nedime: Rüyanıza dönelim mi? İçinden düşünmekle çıkılmaz bahislere girdikçe rüyanızın mesajından uzaklaşır mıyız hayıflanmasını tekrar ediyorum zihnimde.
İmparatoriçe: Mesajın kimden geldiğini unutmadan konuşmanı diliyorum. Meryem yerine ulaşmayan mesajlar verir mi hiç? Mesajından uzaklaşmamıza da izin vermez. Yeter ki imanın taze olsun. İnsanız bazen gafil avlanabiliyoruz. Herhâlde o anlardan birine denk geldin. Rüyamda Meryem’i korkusuzca takip edince sudan çıktım, ilk zamanlardaki korku, endişe, gerginlik yerini huzura bırakmıştı. Ayaklarımın altında çorak, susuzluktan kırılmış, parçaları sertçe kıvrılıp birbirinden ayrılmış, bütünlüğünü yitirmiş toprağın ısısını hissederek yürüyordum. Yürüyüş bir süre sonra zorladı. Tam o sırada bir kuyu gördüm. Kuyunun yanına varmak üzereyken manzara değişti, bizim buralara çok yakın, denizin kıyısında bir yerler belirdi. Tanıdık yerleri görmek ne kadar iyi hissettirdi anlatamam.
Baş nedime: Tanıdık bir yerleri işaret ediyor lütfa mazhar olan Meryem. Harekete geçmenin vaktidir. Kuyunun yerini bulmak gerek.
İmparatoriçe: Dur ama daha bitmedi. Konuştu benimle. Heyecanımdan bir ara nefessiz kaldım. Kuyunun yanında duran Meryem, “Buradaki şifalı suyu halkına armağan et. Toprağı suyla kutsa, bostanları bereketlendir ve beni an.” dedi. Dilim lal oldu, olmasaydı da ne söylerdim bilemiyorum. O bilendir nasıl olsa, imanımdan şüphe etmez, yüreğimi görür.
Baş nedime: Müjdenin size ne kadar huzur verdiğini anlayabiliyorum. Hazırlıklar için emirlerinizi bekliyorum.
İmparatoriçe: Çok dikkatli olmalı! Suyun akışına uygun, olduğu gibi... Suyun sessiz tanıklıklarına saygılı, onun rehberliğinde, şifasına minnetle...
Dün
Maria: Hemen anlatmazsam yüreğim büyüyecek anne! O kadar heyecanlıyım ki, anlatacaklarımı duyduğunda ne diyeceksin, neye yoracaksın çok merak ediyorum.
Annesi: Bostandan toplanacakları toplayalım, gün yarıya ermeden bitirmeliyiz. Acele edelim de tam vaktinde olsun, taze taze toplananın tadı da başka oluyor. İşlerimizi biraz yoluna koyalım, hafifletelim de can kulağıyla dinleyeceğim seni.
Maria: Şaşıracaksın ama seçilmişlerden olduğumuzu düşünüp telaş da yapacaksın bir taraftan. Belki bazı şeyleri yeniden düşüneceğiz beraber, belki korkup vazgeçeceksin.
Annesi: İyice ballandırdın Maria, sabretmek zor olacak ama dayanacağım. Umarım bunca lakırdıya değer.
Maria: Değecek, göreceksin hatta daha fazlası da var. Duyduktan sonra artık eski biz olamayacağız. Şu fani dünyadaki varlığımızı, hizmetlerimizi yeniden gözden geçireceğiz. Asla eskisi gibi olmayacağız anne. “Her zaman hakikatin peşinde ol, imanınla hakikat arasında seçim yapman gerekirse hakikati seç” derdin ya işte peşine düşmemize değecek bir hakikatin kapısı aralandı.
Annesi: O zaman akan sular durur, işler biraz bekleyebilir, anlatmadan yola koyulursam içim içimi yer. Küçükken de böyleydin sen, içinde tutamazdın hiçbir şeyi, hemen paylaşmak isterdin. Konuşarak yenerdin korkularını. Dile gelirse korkunun biteceğini mi bilirdin? Bilirsen nasıl bilirdin? İçine nasıl doğardı bunlar? Her defasında sana hayran olurdum, senden ne çok öğrendim. Gel otur karşıma canım, anlat hadi...
Maria: Onu gördüm anne! Kudretine mazhar oldum anne!
Annesi: Haydi şimdi telaş yapmadan, tane tane dökül canım...
Maria: Kuzguni karanlık bir gecede, iç titreten bir ayazdayım. O kadar üşüyorum ki ellerimi ovuşturmaktan yorgunum, bir süre sonra parmaklarımı hissetmediğimi anlıyorum. Bostandaymışım güya. Biraz ilerleyince ay beliriyor, ışığı sadece bizim evi aydınlatıyor, ışık sayesinde eve varıyorum. Kapıyı çalmak için neden bilmem biraz tereddüt ediyorum, içimden bir ses kapıyı açanın sen olmayacağını fısıldıyor, irkiliyorum. Yine de çalmaya karar veriyorum, tam o sırada tokmağa elim giderken kapı aniden açılıyor. Kapı açılır açılmaz sızan ışık hüzmesi görmemi engelliyor. Sonra ışık her yeri kaplıyor, önümü göremiyorum, sadece şuursuzca birinin peşi sıra gidiyorum. Küçük odaya götürüyor ve oturmamı söylüyor.
Annesi: Derin nefes al, biraz sakinleş de devam et...
Maria: Ah nasıl sakin kalayım anne... Karşımda oturuyor. Işığından yüzünü seçemiyorum ama o olduğuna eminim. Bir süre sessizce oturuyoruz karşılıklı. Sadece kalp atışlarımı duyabiliyorum, bir şey söylese duyamayacağım sanki. Duyularım beni terk etmiş, bedenimi kontrol edemediğimi kabullenmişim. O sırada başlıyor konuşmaya.
Annesi: Demek konuşuyor da, ne kadar şanslısın Maria. Seçilmişlerdensin, biliyordum, biliyordum...
Maria: Daha önce hiç duymadığım kadar huzur veren bir sesle mırıl mırıl anlatıyor: “Artık bilmelisin, idrak yaşına vardın. Bu evin altındaki ayazmayı herkese duyurmalısın. Şifasını duyan gelmeli... Hakikate mi ermek istiyor? Sağlık mı diliyor? Huzura mı kavuşmak istiyor? Aşk mı aşık mı istiyor? Çocuk mu istiyor? Dayanacak güç mü diliyor? İmanını korumak mı istiyor? Bilgeliğe mi varmak istiyor? Korkularıyla mücadele etmeyi mi diliyor? Özgürlük mü istiyor? Sonsuza kadar barış mı istiyor? Ne dilerse önce Rab’dan isteyecek, sonra niyetini suya teslim edecek. Bir kilise yapılsın buraya... Suyun şifasıyla birlikte bereketlenecektir. Zaman kaybetmeden tez dile getir. Ulaşacağı yeri biliyor bu çağrı. Senin kalbine doğan, gün yüzüne çıksın.”
Annesi: Bunu da biliyordum... Bahçedeki kuyunun suyunun şifalı olduğunu, kaç kere denedim. Hatırlıyor musun canım, kadınlar gelirdi üzgün, kaygılı, ümitsiz... Çok küçüktün, nereden duymuşlarsa kuyuya dertlerini anlatırlar, saatlerce sessiz sessiz ağlar, medet umarlardı. Hiç aklım ermezdi, inanmazdım... Ta ki bir zaman sonra dileklerinin olduğunu, gam kasavetin geçtiğini söyleyen, tekrar kuyuya ziyarete gelen kadınlar olduğunu görene dek... İşte o zaman ben de bir dilek dilemek istedim ve kuyuya fısıldadım. Suyundan içtim, her zerremde sezdim. Dileğim kısa bir zaman içinde gerçekleşti.
Maria: Hiç konuşmamıştık bunu anne, neden daha önce anlatmadın?
Annesi: Özellikle sakladım canım. Anlatırsam büyüsü bozulurdu. Dilimin ucuna kadar geldi birçok kere ama tuttum kendimi. Bir gün sana da bildirileceğini biliyordum. Sana malum oldu, seni buldu. Hemen hazırlanalım, yarın sana bahşedilen bu müjdeyi yerine ulaştıralım.
Günümüzde bir şimdi
Reyyan: Ya sen böyle şeylere inanmazsın ama ben her yıl iki kere gidiyorum. Öyle çok dillendirmediğim için daha önce duymamışsındır benden. Yeni yaşımı karşılarken ve yeni yıl gelirken. Bu iki başlangıç noktasının döngülerinde iki dilek hakkım varmış gibi yapıyorum. Önce evrenden istiyorum sonra ayazmanın suyundaki şifa niyetine dileğimi diliyorum. Hakikate ermesi için adanan adaklarla benzeşiyor ama çok şükür ki kurban yok. Dileği olunca tatlı, şeker dağıtanlar var, ben onları da anlıyorum aslında. Benim o taraklarda bezim yok. Alma verme dengesini nesneler, değiş tokuş, ağırlık üzerinden değil; duygu geçişleri, vicdan muhasebeleri, ruh durumları üzerinden düşündüğümden asla hesap yapmıyorum. Yapanlara da bir faydası olduğuna şahitlik etmiş değilim. Dileğimi suya bırakıyorum, onun akışına teslimiyetimi de sunuyorum, hatta biraz içiyorum ve gerçekleştiğini hayal ediyorum. Benim ritüel bu, sen de oraya gidince kendi ritüelini bulursun nasıl olsa. Ama sabah çok erken gitmek gerek, ayın birinde yollara düşenler karınca sürüleri gibi kuyruklar oluşturuyor. Sen istediğin yoldan gel, benim gidiş yolumla ilgili de bir ritüelim var. Biliyorsun değil mi, İMÇ’nin hemen arkasında.
Sezen: Sanki bir kere gitmiştim de o gün ziyarete açık değildi. Hayal meyal hatırlıyorum epey olmuş. Ayın biri haricinde belirli günlerde açıkmış. Elbette inanmıyorum ama neden olmasın? Şimdiye kadar inandığım hiçbir şeyden fayda görmedim. Ki bilirsin ne kadar sıkı sıkıya bağlanırım, kendimi inandığım, inandırdığım şeye adarım.
Reyyan: Bilmez miyim? İnatçı ve iknacısındır. Daha ikna edemediğin birini görmedim.
Sezen: Hiç böyle düşünmemiştim. İkna etmek için değil ki o inat. İnandığımdan ve inandırmak istediğimden. Bir nevi, “hadi birlikte oynayalım” daveti.
Reyyan: Yaptığı şeye senin kadar zarif kılıf uyduran da azdır. Öyle güzel kılıfına uydurursun ki her zaman inanasım gelir. Tabii sonra seni çok uzun zamandır tanıdığımı hatırlarım. Hatta belki düşündüğümden de eskidir. Başka hayatlardan da biliyor olabilir miyim seni? Önceki hayatımızda kesin birbirimizi tanıyorduk.
Sezen: Aaa olabilir mi dersin? Elbette ki olmaz ama hadi oldu diyelim... Hangi vesile ile? Kim olarak? Hayatımızdaki yerimiz neydi? İlk bu sorular geldi aklıma. Fazla tanıdık olunca da zorlaşıyor ilişkiler, sürprizi kalmıyor. İlişkileri devam ettiren iki makul şeyden bahsetmek mümkün: Merak ve şefkat... Önce meraklanıyorsun, ötekini tanımaya çalışıyorsun, rutinlerini öğrenmek, tepkilerini görmek, hislerini ölçmek istiyorsun. Birkaç şey hoşuna gidiyor, mutlaka birden fazlası olmalı. Sonra o birkaç şeye şefkat duymaya başlıyorsun. Hele çocukluğundan kalma bir yerlere temas ediyorsa yandın. Şefkat dozu daha da artıyor. Tavizler başlıyor.
Reyyan: Tam orada dur demek gerekmez mi? Taviz verdin mi kendin olmuyorsun ki...
Sezen: Zaten mesele de orada kilitleniyor. Ötekine dönüşmeye başlıyorsun yavaş yavaş...Fark ettiğinde iş işten geçmiş oluyor. Sonra da kopuş başlıyor, düalitenin sonu geliyor. Yalnızlığına övgüler vs.
Reyyan: İşte tam bunun için ilişkilerden hep mustaripsin.
Sezen: Neymiş o?
Reyyan: O kadar çok didikliyorsun, düşünüyorsun ki yaşamaya fırsat kalmıyor.
Sezen: Gelişine yaşa diyorsun da olmuyor öyle...
Reyyan: Yahu azıcık akışına bırak diyorum. Su gibi aksın diye boşuna demiyorlar. Su önüne düşeni içine katar, önüne gelen her şeyi yüce gönüllülükle kabul eder. Biriktirir, yeri gelince paylaşır. Öfkesinden de korkulur tabii ama doğasından sual olunmaz. En engin hafızalar bütünüdür. Her varlıktan bir parçadır. Onun için ayazmalar çok kıymetlidir, şanstır bizler için. Israrcı gibi görünmek istemiyorum ama gidelim Ayın Biri Kilisesi’ne.
Sezen: Tek bir dilek hakkın mı var?
Reyyan: Olur mu canım, sen nasıl istersen, ne kadar istersen...
Sezen: Hangi birini isteyeceğim. O kadar sıkıştırıldık ki hayatlarımız içinde. Nefes almakta zorlanır olduk. Neye üzüleceğimize şaşırır olduk. Gün içinde üzüntüler içinden üzüntü, kahırlar içinden kahır seçiyoruz. Bir de seçki epey kalabalık, bazen yetişemiyoruz. Kendi hayatımıza odaklanamıyoruz memleket meselelerinden. Bireysel dilek hakkımızı kullanmak ayıp geliyor artık.
Reyyan: O kadar haklısın ki ne diyeyim bunun üstüne derdim, ama yine de diyeceğim. Seçim yapmak zorunda değilsin. Hem memleket için dile hem de kendin için. Zaten biri olmadan diğeri zor.
Sezen: Tamamdır o zaman. Gidiyoruz, dileğimizi diliyoruz, suya kendimizden bahsediyoruz ve hakikate ermesini bekliyoruz.
Epilog
Her varlık huzur içinde ona bahşedilen süresini tamamlama hakkına sahip olmalı. Evrende yalnız bırakıldığını düşünenlerle “artık yalnız değilsin” mıntıkası kuralım. Bu mıntıkada sahiplik olmasın, hiç kimse hiçbir yerin ve hiç kimsenin sahibi olabileceğini sanmasın. Egemen düşünce, egemen güç olmasın. Su gibi akışkan varlıklarımızla kabul görelim, ötekini de kabul edelim. Tüm dilekler kabul olmasın. Sadece saygılı ve faydalı dilekler hakikate erebilsin. Bir şeylerin de sonrası olmasın. Erdem sonrası olmasın mesela. Mıntıkamızda hayata geçmesin. Çok ötede oynasın, hatta oynamasın.
Sızıntılar olsun, sızanlar sızdıkları yerlerden diğer sızanlarla hemhâl olsun.