TR
EN
Spekülatif Kurgular
Sulak Alanlar
Su Gibi
Sümüklü Deniz Seferleri
İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası
Spekülatif Kurgular
Kökleri Suda Olanlar: İris ve Ayperi’nin Suyu
Berna Akdeniz

Deneme ile kurmaca arasında salınan bu metin; beden, bellek ve görünmez olanın yankılarıyla büyülü gerçekçiliğe yaslanıyor. Okuyanların, kendi iç sesinin kıyısına ulaşması dileğiyle.

Yapay zekâ desteğiyle üretilmiş bir görsel

Söylenen o ki Gülsüm’ün torunu, bahçesindeki zeytin ağacında sihirli bir yılan besliyormuş. İsmi Ayperi’ymiş. Kızınki, yılanın değil. Yılana bir de isim vermiş deli kız: İris. Gözün yuvası mıymış neymiş? Benim adım da Güner. Gülsüm’ün komşusuyum, rahmetlinin. Burada bütün bu anlattıklarımı Gülsüm ölüm döşeğindeyken deyiverdi bana. Eh, her aile sırrının gömüldüğü yerden çıkma vakti gelir, değil mi?

***

Gülsüm’ün iç sesi: “Benim torun yılan dilli çıktı, Allah affetsin...”
Ayperi: “Ne kadar haklı çıktın bilemezsin be anane...”

***

Gülsüm: Tekinsiz dedim durdum o yuvaya. Ama kendi kıskançlığımmış konuşan. Şimdi ölüm döşeğinde yatma, ölümün kıyısında bekleme sırası bana gelmişken bunu itiraf edebiliyorum. Yılan gibi koynuma sarılmasına izin vermişim kıskançlığın. Asıl tekinsiz benim yuvammış.

***

Karşılaşma: Alacakaranlık Sahnesi

Sabaha karşı sıçrayarak uyandı Ayperi.
Rüyada kalmak isterken bedenin hafızası onu çekip çıkarmıştı.
Uyku ile uyanıklık arasında, rüya ile dünya arasında asılıydı hâlâ.
Göz kapakları açık ama içi hâlâ kapalıydı.

Evin içinden ayaklarını sürüyerek geçti.
Kapıyı sessizce araladı. Serin bir hava, tenine değdi.
Hava ne karanlıktı ne aydınlık.
Ne geceydi ne sabah.
Sadece gri.
Sadece aralık.

Ayakları çıplaktı.
Toprağa basınca sanki bir şey hatırladı gibi oldu.
Bir şeyi... ama neyi?

Bahçeye indi.
Zeytin ağacına yürüdü.
Bir ağacın önünde durduğunda, rüyasında babasının başında durduğu taş dağını hatırladı.
Elini uzattı ağaca.
İşte tam o sırada...

Ağaçtan bir kıpırtı geldi.
Sanki zaman bir an durdu.
Bir şey, ağır ağır süzülüyordu yukarıdan.
Bir gölge.
Bir parıltı.
Bir sarmal.

İris

İnce, uzun, kadim.
Gözlerinde sabır vardı.
Ayperi geri çekilmedi.
Biliyordu.
Korkması gerekiyordu.
Ama korkmadı.
İçinden geçen tek şey:
“Demek gerçekmiş.”

İris, toprağa indi.
Başını yavaşça kıza doğru çevirdi.
Ayperi de onun gözlerine baktı.
Sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlardı.
Sanki bu buluşma çok önce kararlaştırılmıştı.

O an.
Şimdinin varlığında hiçbir şey söylenmedi.
Ama bilen bilir: Bazen sessizlikte söylenmesi gereken her şeyin sesi duyulur.

***

Korkması gerektiğini biliyordu. Ama korku duymuyordu içinde Ayperi. Bir şefkat kıpırdanmaya başladı içinde. Yavaşça geri çekildi. Barakaya vardı. Akşam çıkarken eve götürmeyi unuttuğu plastik kabı aldı. İçine su koydu şişeden. Aynı usul adımlarla zeytin ağacına geri döndü. Ağacın dibine suyu bıraktı. Yılan baş aşağı kıvrılarak indi. Gövdesi ağacın gövdesine sarılıydı, başı aşağıya sarkmıştı. Usulca, damla damla içiyordu suyu. “Ah canım” dedi Ayperi, neredeyse ninni söyler gibi, “susamış”.

***

Geçit: Suskunluk, Su, Susuzluk

Sabah oldu.
Ayperi yoktu.
Kalkmış, Diyarbakır’a gitmiş deli kız.
Babası kılıklı işte—içi içine sığmazdı onun da.
Niye gitti? Ne yaptı orada? Bilmiyoruz.
“Ritüel” miymiş, “su” muymuş, bir şeyler anlattı başta.
Ama kızın o deli saçması sözlerini hiçbirimiz anlamadık.
O da bir daha anlatmayı denemedi zaten.

Artık kim kimi buldu, kim kimi kaybetti bilinmez.
Deli kız suyu nereden bulacak Allah’ın çöl şehrinde?
Anca taş vardır Diyarbakır’da.
Taş... ve suskunluk.

***

“Yuva Olamayanlar İçin Bir Dua: Ayperi”

Bazı insanlar vardır...
Hayatları boyunca yuvayı arar, bir kapı çalarlar, sonra bir pencereye bakarlar, sonra bir başka göğe...
Ama hiçbir yer “burası” demez onlara.
Hiçbir su “iç” demez.
Hiçbir ağaç gölgesine almaz.

Buna rağmen bazıları...
Yuvayı dışarıda değil, içlerinde kurarlar.
Taşın üstünde oturur da yumuşak olur kalpleri.
Kuraklıkta yürür de bir damla suyu saklarlar cebinde.
Yılanı görürler ama kaçmazlar.
Çünkü bilirler:
Bazen tekinsiz olanın kalbinde bile yer vardır.

Ayperi, yuva bulamamışların içinde taş taşıdı.
Kendine bile ait olmayan toprakta, kendinden başkasına su verdi.
Ne İris ondan bir şey istedi,
ne Ayperi “senin evin burası” dedi.
Ama ikisi de anladı:
Yuva olmak, bulamayanların sorumluluğudur.

Ve o yüzden...
Ne suskunluk yıktı Ayperi’yi,
Ne kıskançlık,
Ne iftira,
Ne de çöl.

Çünkü asıl yıkım...
Kendi içinde yer açamamak.
Ayperi kendine yer açtı.
Ve İris girdi o yerden içeri.
İşte yuva dediğimiz bazen sadece budur.

***

Son: Su Gibi Gelen Kızın Ardından

Sonra...
Gitti.
Kimse “gitme” diyemedi.
Zaten kimse tam olarak neye gittiğini anlamamıştı.
Ama anladı herkes bir şekilde:
Biri gittiğinde, toprak yer değiştirir.

Ayperi’nin ardından ağaç suskundu.
Güner suskundu.
Gülsüm çoktan susmuştu zaten.
Ama bir şey kaldı geriye:
Bir bakış.
Bir iz.
Bir su kabı, bir zeytin ağacının dibinde.
Ve toprağa sızan birkaç damla.

Kimse o gün bugündür o ağacın yanına basmadı.
Ama herkes oradan geçerken biraz yavaşladı.
Sanki biri hâlâ oradaymış gibi.
Sanki biri hâlâ bekliyormuş gibi.

Ayperi yoktu artık.
Ama İris bazen çıkageliyor dediler.
Taşlar da kıpırdanıyor ara sıra.

Ve su...
Artık su da bir sır oldu bu evde.

***

“Ve kız gitti. Ama yılan, hâlâ ağacın dibinde...”