TR
EN
Sümüklü Deniz Seferleri ya da İstanbul’un Tuzlu Sularındaki Yeni Şaşaa
Giriş
Forum Vakaları
Sümüklü Deniz Seferleri
Yürütücü: Aslıhan Demirtaş
Sulak Alanlar
Su Gibi
Sümüklü Deniz Seferleri
İstanbul Kıyı Çizgisi Atlası
Spekülatif Kurgular

Paralel bir evrende, “Vaftiz ile Abdest Arasında: İstanbul’un Ruhani Sularının Kadim İhtişamı” başlıklı bir sayfaya denk gelebilirdiniz. Bu araştırma kent, mimari ve ekoloji bağlamında suyla kurduğumuz bedensel ve manevi ilişkilerin izini sürebilirdi. Ancak gerçek dünyada, İstanbul’un sorunları ve felaketleri, tıpkı şehrin kendisi gibi, fütursuzca öne çıkıp aciliyetini dayatacak kadar görkemli. İstanbul’un tuzlu sularının hem derinliklerinde hem yüzeyinde beliren son şaşaa da bu tabiattaydı: Müsilaj. Esasen denizde zaten bulunan mukusun aşırı artmış hâli olan ve deniz salyası olarak da bilinen bu yoğun, jelatinimsi organik madde, Marmara Denizi çevresinde yaşayan pek çok sakinin gündelik kasveti ve endişesi hâline gelmişti. İçinde yaşadığım bu metropol, deniz yaşamının doğal davranışı ile fevkalade yanlış yönetilen kentsel ve kırsal faaliyetlerin ortak üretimi olan bir başka keşmekeş ile bezenmişti.

2007’de ilk kez karşılaştığımız müsilaj, 2020 yılında Marmara Denizi’nde bir kez daha boy gösterdi; 40 metre derinliğe kadar yayılıp yüzeyde 12.000 hektarlık bir alanı kapladı. Deniz ortamlarında mukus doğal olarak bulunur: Bir balığı elinize aldığınızda bıraktığı hissi, kıyı boyunca uzanan kaygan kayaları ya da sümüksü deniz yosunlarını düşünmeniz yeterli. Müsilaj ise doğal bir sürecin zıvanadan çıkmış hâlidir. “Fazlasıyla fazla”lıkların üst üste bindiği karmaşık bir süreçtir:

  • Kanalizasyon, tarımsal yüzey akışı ve endüstriyel atıksu deşarjı ile denize çok fazla besinin girmesi,
  • Ekolojik denetimi aşan avlanma faaliyetleriyle denizden çok fazla balık çıkarılması,
  • Aşırı ısınan suların biyolojik faaliyetleri hızlandırması,
  • Tabakalaşma ve durgunluk nedeniyle dolaşımın fazlaca azalması,
  • Deniz çevresinde kentsel, kırsal ve endüstriyel yerleşimlerin aşırı yoğun ve fazla olması.

Olağan koşullarda onarıcı olan bir süreç baskılanarak sümüksü bir deniz Frankenstein’ı üretmeye zorlandı: Müsrif insanlar ile artık üzerine yüklenenleri hazmedemeyen ve kendini sağaltamayan bir denizin salyalı yavrusu. Bir yandan da hatırlayalım ki Frankenstein, kontrolden çıkmış teknolojiden ziyade özensiz ve ihmalkâr ilişkilere dair bir ibret hikâyesidir.

O hâlde deniz salyası bir deniz canavarı değil, bir ilişki kopukluğudur ve bir oluşumdan ziyade bir tepkidir. Dolayısıyla dikkatimizi müsilajın kendisine değil de onu üreten ilişkiler ağına yöneltiyoruz, ama kendine özgü bir yönelimle: Neyi yanlış yaptığımızı, bundan kimin sorumlu olduğunu anlatıp sorunu çözecek uygulamalar öneren ve çoğu zaman tekrar eden pek çok çalışma zaten mevcut. Bizse başka bir güzergâh izledik ve şu soruları sorduk: Eğer müsilaj bozulmuş ilişkilerin bir başka tezahürüyse, geriye hangi bozulmamış ilişkiler kaldı? Müsilaja neden olmayan nedir, kimdir? Denizle iyi ilişkiler kurup onları sürdüren kimlerdir?

“Forum Vakaları” ile “Sümüklü Deniz Seferleri” araştırmanın iki ana rotasını oluşturdu. “Forum Vakaları”, bütün Su Etrafında gruplarının projeyi başlatmak üzere bir araya geldiği Salt Beyoğlu’nda gerçekleşti ve araştırma pratiği olarak performatif yöntemleri benimsedi. Etkinlikler önce geçmişi selamladı; su, semantik, müsilaj ve su yolları üzerine daha önce üretilmiş performatif işleri yeniden canlandırdı. Bunu üç farklı katılım biçimiyle yaptı: Performans, oyun ve deneysel tiyatro.

“Sümüklü Deniz Seferleri”nde ise araştırmaya, seyrüsefer hâlinde ve bağlamın ta içinde bilgi üretme pratiği olarak yaklaştık. 2025 yılında Su Etrafında projesi kapsamında suyla ilişkili meseleler üzerine çalışmak için bir araya geldiğimizde, suyla fiziksel olarak temas etmek—ona dokunmak, içine girmek, yüzmek, balık tutmak, üzerinde hareket etmek—bizim için önemliydi. Belgeler, çizimler ve sosyal medya aracılığıyla deneyimlenen hayat oldukça soyut hissediliyor; oysa bedensel ve fiziksel karşılaşmalar hayret ve merak duygusunu geri getiriyor. Bugün, felaketler ve savaşlarla dolu bir dünyada, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin de bu olduğunu düşünüyorum. Felaket bir sümüksü tabakayla yoğunlaşmış sular üzerinde süzülen “Sümüklü Deniz Seferleri ya da İstanbul’un Tuzlu Sularındaki Yeni Şaşaa”, denizle nadir bulunur türden bir karşılıklı ilişkiyi sürdürenlerin neşesini, özenini ve kaygılarını çınlatıyor.

Bir odada düşünmek ile yürürken ya da denizde yol alırken düşünmek çok farklı. Zihinlerimiz bedenseldir; zekâmız dünyayla duyularımız aracılığıyla kurduğumuz ilişkiye bağlıdır ve hissetmek “duygu”dan çok “duyum” anlamındadır: Hisleri olan ‘düşünen makineler’ değil; düşünceleri olan ‘hisseden makineleriz.’ Düşünce, bedenin dünyayla kurduğu sürekli duyusal etkileşime bağlıdır. Bedensel durumlar hareket ve etkileşimle değiştikçe, bunlar his olarak kaydedilir ve hisler akıl yürütmeye yön verir. Bu süregelen duyusal katılım olmaksızın düşünce, yaşamla olan bağını kaybeder.

Tam da bu nedenle alternatif katılım ve araştırma yöntemleri düşünmek önemliydi. Geriye dönüp baktığımda, sanırım “katılımcı mevcudiyet” fikriyle çalışıyorduk: Sadece insan merkezci anlamda katılım değil, düşünce ve bilgi üretimine dâhil olan herkesin—denizin, müsilajın, insanların, kuşların—fiziksel mevcudiyetini gerektiren bir koşul olarak katılım. İlk adım birlikte, hareket hâlinde ve denizin içinde ya da kıyısında mevcut olmaktı. Mevcudiyetle birlikte, farkındalık ve dikkat de kendiliğinden geldi.

Araştırmamız, su etrafında olduğu kadar nasıl araştırma yapılacağıyla da ilgili. Bir ağaca baltayla mı yoksa sepetle mi yaklaştığınız, onunla ilişkinizi belirler ve sürecin çıktısına yön verir. Araştırmanın araçları ve yöntemleri de benzer biçimde belirleyicidir. Geriye dönüp bakınca, sefere çıkmanın ve anekdot üretmenin bize yol gösteren yöntemler olduğunu görüyorum. Seyrüsefer, sürekli etkileşimle şekillenen bir güzergâhta yol almaktır; bilgi hareket hâlindeyken toplanır ve üretilir, tesadüfi karşılaşmalara açıktır. Anekdotlar ise yol boyunca karşımıza çıkan, aksi hâlde kaybolup gidecek gözlemleri, karşılaşmaları ve küçük vakaları kaydeder.

Proje, ağır ağır ve adım adım, denize ve dünyaya mecbur, mecnun ve onunla hemhâl yaşayanlardan oluşan topluluğunu oluşturmaya başladı: “Sümüklü Deniz Çemberi”. Kolektif olarak bir şeyler üretme dürtüsüne direndik; bunun yerine balıklar, kuşlar, bitkiler dâhil tüm deniz yaşamıyla samimiyetimizi yeşertmeye döndük yüzümüzü. Denizle dürüst bir ilişki kuran bütün yaşam formları seyrüsefercimiz oldu:

Toplayıcı ve zanaatkâr dalgıçlar,
Kıyı balıkçıları,
Balıkçıllar ve onları fark edenler,
Boğaz’da yüzenler,
şehir plancıları,
gemi telsiz operatörleri,
yazarlar,
mercan nakli yapanlar,
mimarlık tarihçileri,
sualtı arkeologları,
mimarlar,
fotoğrafçılar,
hidrologlar,
deniz biyologları,
Boğaz ekolojileri üzerine çalışan botanikçiler,
felsefeciler,
oyuncular,
sanatçılar,
meraklı yurttaşlar,
ve elbette, kendilerine has usulleriyle İstanbul’un kargaları, martıları, balıkları, kedileri, köpekleri.

Kişisel, toplumsal ya da politik, her türlü katılım ve karar alma biçimini şekillendiren bu kırık ilişkiyi onarabilir miyiz? Şimdilik İstanbul açıklarında demir atıyor ve sizlerle seyrüsefercilerin güzergâhlarını paylaşıyoruz: Lüfer peşinde palamuda razı, gece balıkçılların ardında, batık bir ada kilisesinin sürgün edilmiş papazının izinde, sümüklü deniz seferiyle şehir denen insan mamulüne varıyoruz. Bu vakalar ve keşif seferleri boyunca bizimle seyahat eden herkese, özellikle de dünyaya özen gösteren tüm yeryüzü sakinlerine minnetle.

***

Sümüklü Deniz Çemberi: Ari Algosyan, Emirhan Altuner, Onur Atay, Bilge Bal, Metean Bars, Kerim Bayer, Ahmet Bilir, Deniz Bozok, Ali Cindoruk, Yusuf Çalışkan, Yakup Çetinkaya, Burçin Çıngay, Nazlı Demirel, Aslıhan Demirtaş, Gözdem Gürbüzatik, Yusuf Huysal, Hakan Kabasakal, Onur Hamilton Karaoğlu, Murat Keskin, Gizem Kıygı, Hakan Kökdemir, Abdullah Mallah, Volkan Narcı, Fulya Peker, Emre Sünter, Eylül Şenses, Tuğba Tekerek, Sera Tolgay, İlayda Tunca, Asya Ece Uzmay, Yağmur Yıldırım, Erdoğan Yıldız, Güngör Yorgancı, Müge Ozar Yorgancı, Ezgi Yurteri, Merve Yücel